Ruhun Anladığı Dil 4

*

ben, yani selim dinçer, otuzaltı yaşındayım, ilgimi çeken herşeyi yazmayı severim

hobilerim arasında;

küçük bahçemde çiçek yetiştirmek, tabii ki yok..

esasen o bahçeyle ilgili başka projelerim var..

*

mezarlıkları ziyaret etmeyi, mezar taşlarında yazanları okumayı seviyorum..

bazen cenaze getiriyorlar ki bu genelde olağan bir durumdur değil mi ?

hah! öyleyse neden “bazen” dedim; sanırım yine bir mezarlık ziyaretime denk geldiği içindir..

her neyse..

cenazedeki insanların yüzlerine uzun uzun bakmayı, ağlayanları izlemeyi severim..

bazen o kadar yakınlarına sokulurum ki tanımadığım insanlar bana baş sağlığı diler, teselli etmeye çalışırlar..

yanlış anlamayın ben de üzülüyorum..

çünkü hüznü seviyorum

hüznü izlemek bana keyif veriyor..

ne yani.. siz sevmiyor musunuz ?

öyleyse neden bu kadar hüzünlüsünüz ?

her neyse, konu bu değil..

anlatmak istediğim başka

yerin altı değil, üstü de değil..

kafamızın içindekiler..

hepimizin gördüğü, fakat uyandığımızda çoğumuzun hatırlamadığı, çok azımızın da, çok azını hatırladığı rüyalarla ilgili çalışmalar yapmaktayım..

beş yıl önce sürekli kâbuslar görüyor ve gece yarıları yatağımdan ter içinde fırlıyordum.. bazen çığlıklar atarak uyanıyor, bazen de uyurgezer bir halde, masa, sandalye, eşya adına ne varsa, bir şeylere çarpıp uyandığımda, oturma odasının ortasında ya da salonda halının üstünde kafam yarılmış bir şekilde yatarken buluyordum kendimi..

bu duruma daha fazla dayanamayan biricik eşim beni iki sene önce terk etti..

geceleri yaşadığım karabasanlar, gördüğüm kâbuslar beni uykusuz bırakıyor, gündüzleri mesai saatleri içinde masa başında uyuklamama neden oluyordu..

ekonomik kriz henüz başlamamıştı..

hakim boşanma kararını yüzüme okuyup kürsüyü çekiçlediği gün işime de son verildi..

her neyse, konu bu da değil..

*

geceleri uyuyamıyordum, artık gündüzleri de uyumuyordum..

işsizlik, sevdiğim kadının beni terk edişi, uykusuz geceler ve bitmek bilmeyen kâbuslarla başım yeterince dertteyken, tüm bunlara parasızlık da eklenince,

intiharın eşiğine gelmiştim..

*

kayıt cihazını da o zaman satın aldım..

intihar etmeden önce beni bu hale sokanlara, karıma, patronuma, psikologlara söyleyeceğim birkaç şey vardı..

yazmak yerine konuşmak istemiştim son kez..

kayıt yaptıktan sonra, eczaneden aldığım ağır ilaçları karıştırıp bir solukta yutmaya karar vermiştim..

bir gece önce sehpaya çarpıp acı içinde yerde kıvranarak gözlerimi açtığımda, oturma odasındaydım..

doğrulup yatak odasına koştum, kayıt cihazının düğmesine basıp ;

- lanet olsun yeter artık! buraya kadar.. artık kâbus yok, uykusuzluk, terk edilmek, bu aptal dünyalılarla uğraşmak yok!

ağzımı kayıt cihazına yaklaştırmış bağırarak bunları söylerken, gecenin o karanlığında birden beynimde şimşekler çakmaya başladı..

henüz uyanmıştım ve gördüğüm kâbusu tüm ayrıntılarıyla hatırlıyordum..

duvar saati 03:06’yı gösteriyordu..

biliyordum ki biraz daha beklersem, saat 03:08’de bana bu acıları yaşatan kâbusu tamamen unutacaktım..

bir önceki kaydı silip düğmeye yeniden bastım ve rüyamı kaydettim..

o günün sabahı elimdeki tüm ilaçları klozete attım.. kan çanağına dönmüş gözlerimi kapatıp ayakta işerken şırıltıları dinledim ve işimi bitirdiğimde sifonu çektim..

ne gereksiz bir detay değil mi ? hah hah hah..

her neyse..

sonraki gece yarısı yatağımdan çığlık çığlığa fırladığımda sırılsıklam terlemiştim,

nefes alamıyordum, göğsüm daralıyordu.. kalbim kendi kafesine sıkışıp kalmıştı adeta..

kayıt cihazımı alıp bana bunları yaşatan o geceye ait kâbusu da tüm ayrıntılarıyla, vakit geçirmeden kaydettim..

bu durum üç ay boyunca böyle sürdü..

her gece yarısı aniden uyanıp gördüğüm kabusları, karabasanları, yaşadıklarımı kaydettim..

ekonomik anlamda ise dibi bulmuştum..

önce arabamı, sonra da televizyonumu ve buzdolabımı değerlerinin çok altında satmak zorunda kaldım..

elime geçen parayla daha iyi, temiz ve uzun kayıt yapan bir kayıt cihazı aldım,

*

para..

kötü alışkanlıkları bırakma nedeniniz olduğu gibi, yeniden başlamanıza da neden olan en önemli şeydir..

birinde paranız bitmiştir, diğerinde ise cüzdanınız şişmiştir..

sigarayla zoraki dostluğum da böylece başlamış oldu.

*

ne anlatıyordum ?

ah evet..

günler gecelerimi,

geceler gündüzlerimi uykusuz kovalarken,

ben de kâbuslarımı kaydetmeye devam ettim..

sonra birden.. üç ay sonra,

bir gece, kâbuslar bitti..

her zaman olduğu gibi yatağıma yatıp uyumadan önce kayıt cihazını kayda hazırlamış ve bir türlü bitiremediğim sıkıcı bir romanın üzerine bırakmıştım..

birkaç saat sonra aniden ve dehşet içinde uyanacağımı hesap ederek, uyudum..

yüzümü yakan güneşle uyandığımda ter içindeydim..

sıcaktı..

bu, şimdiye kadar gördüğüm en güzel rüya olmalıydı.. tekrar gözlerimi kapatıp bir süre bekledim, sonra yeniden açtım..

güneş perdeden içeri sızıp yüzümü yakmaya devam ediyordu..

bitmişti artık..

sonraki geceler ne olur ne olmaz diyerek kayıt cihazını hazırlayıp öylece yatıyordum.. fakat her seferinde beni uyandıran yine güneş oluyordu..

bu benim için cennette olmak gibiydi.. işsiz olduğum için yeterince zamanım vardı..

böylece gündüzleri evde üç ay boyunca kaydettiğim kabusları kaleme almaya başladım..

geçenlerde eski eşim beni aradı.. bu, boşandığımız günden bu yana ilk arayışı..

o’da benim gibi kâbuslar görmeye başlamış.. bununla nasıl baş edeceğini bilemiyormuş, uykusuzluk çekiyormuş.. şimdiki kocasıyla bu yüzden ayrılmak üzerelermiş falan..

benden yardım istiyor yani ;

- tabii gönül, seve seve!
- sen hangi psikoloğa gidiyordun, bana onun adresini versene..

bana o adresi kendisinin verdiğini hatırlatmak istemedim..

üstelik kartın üzerindeki adrese bir kez bile gitmişliğim yok.. sadece bir seferinde telefonla arayıp randevu istediğimde bana seans ücretlerinden, eko paketlerden, fiyatın içine kdv'nin dahil olduğundan bahseden birinin beni iyileştireceğini düşünmem sizce de aptallık değil mi kuzum ?

aklımı gerçekten yitirmiş olmalıydım.. yine de istediği adresi verdim.. ayrıca rüyalarını kaydetmesinin işe yarayabileceğini söyledim..

bunu söyleyince birden telefonda bana bağırmaya başladı.. hiç değişmediğimi, kendisiyle alay ettiğimi ve artık bir daha asla ve asla aramayacağını söyleyip telefonu yüzüme kapattı..

her neyse..

*

ben, yani selim dinçer..

otuzaltı yaşındayım..

şimdiye kadar yüzün üzerinde gerilim öyküsü ve roman yazdım..

eserlerim onaltı dilde birçok ülkede yayınlandı, satış rekorları kırdı..

sizden önce gelen yönetmen bir dostumla, “ yasak bahçe” adlı gerilim filmi için yazmış olduğum bir romanın ki bu hiç unutamadığım kabuslarımdandır, onun senaryosunu konuşuyorduk..

bu arada parasızlıktan satmak zorunda kaldığım arabamı bir şekilde bulup, yeniden satın aldım..

yine gereksiz bir detay.. hah hah hah..

ama siz gülmeyin, ben ciddiyim..

*

bu adamda garip bir çekicilik vardı.. gözleri her an deliliğin sınırlarındaymış gibi belli belirsiz parıldıyordu..

tüm anlattıklarını kaydettim, notlar aldım.. yarınki baskıya yetiştirmek istiyordum..

- arif Bey.. o kayıt cihazını bence kullanmayın, tavsiye etmiyorum.. uzun süreli röportajlarda ya da konuşmalarda bir işe yaramıyor.. sürekli ağzınıza sokar gibi tutmak zorunda kalıyorsunuz.. böyle bir şeyi yutmak hiç hoş olmazdı.. hah hah hah

sonra da, kendi kayıt cihazını satın aldığı yerin adresini ve cihazın modelini verdi..

çiçeksiz bahçesinden geçip dış kapıya çıkarken, kendisinden henüz yazmadığı kâbuslarından birini benimle özel olarak paylaşmasını istedim..

bunu memnuniyetle yapabileceğini söyledi..

elini sıkıp teşekkür ettim

elimi daha çok sıkıp gözlerini irice açarak, kulağıma yaklaşıp kısık sesle randevu tarihini verdi..

- 16 ocak 2009, gece 03.06 bekliyorum sizi arif bey..

çantamı göğsüme çocuğum gibi sıkıca bastırıp hızlı adımlarla oradan uzaklaşırken gözlerinin ve nefesinin ensemde olduğunu hissedebiliyordum..

o randevum, şimdikinden daha çok ses getirebilirdi..

*

o gün, banka hesaplarımı isviçreye taşıma kararı aldım..

**

y.a

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

hasta

hasta

hasta