Bıçak Yarası 4

- şima kızım sakın kardeşinin elini bırakma!

*

şima sevincinden yerinde duramıyor, küçük koridorda koşuyor zıplıyor, yerlerde yuvarlanıyordu.. çünkü bugün onun günüydü.. hem pazara çıkacak, hem de akşama babasını sokakta karşılayacaktı..

minik kalbi göğüs kafesini zorluyor burun delikleri iri iri açılıp kapanıyordu.. bu heyecan dalgası yüzünün birkaç saniyede kızarmasına neden oluyordu.. zaten elindeki bıçak yarasından sonra onu ele veren ikinci özelliği de buydu..

birazcık heyecanlansa kızarıyor, sevindiğinde yine kızarıyor, yalan söylese kıpkırmızı oluyordu..

kırmızıydı şima..

yüzü, kırmızının en güzel tonuydu..

*

kardeşinin elini sıkıca tutmuş ışığı bekler gibi kapının açılmasını bekliyordu.. meryem hanım eğilip önce zümranın sonra da şimanın ayakkabılarını bağladı..

o an şimaya ne istersin diye sorsanız küçük bir isyan ve kızgınlıkla;

- bağcıklarımı kendim bağlamak isterim! diye çığlık atardı..

aslında öğrenmişti.. defalarca annesini izlemiş ve birçok sefer kendi ayakkabılarını bağlayıp çözmüştü.. yine de annesinin istediği gibi olmuyordu.. yapamıyordu.. somurtarak ve kıskanarak izledi annesinin usta ellerini..

akşam için özel birşeyler yapmak istiyordu meryem hanım.. çocukları gibi o da çok özlemişti babalarını.. listesini yeniden kontrol etti baharatların eksik olduğunu fark edip onları da listenin sonuna ekledi.. pazar çantasını da koluna taktıktan sonra hazırdılar..

kapıdan hep birlikte el ele çıktılar ve pazar yerine doğru yürümeye başladılar.. şima, kaldırım taşlarında sekerek yürümeyi seviyordu.. onun için herşey bir oyun gibiydi.. zümrada ablası gibi yapmaya çalışıyor ama hep çizgilerin üstüne basıyordu.. kardeşinin bu beceriksizliği şimayı daha keyiflendiriyor, kahkahalarla haline gülüyordu..

sokağın başına geldikten sonra yolun karşısına geçmeden önce annesi bir kez daha sıkı sıkı tembihledi şimayı..

- şima kızım sakın kardeşinin elini bırakma!

yolu iyice kontrol ettikten sonra yine el ele hızla koşarak karşıya geçip, annesi için haftalık alış verişini yaptığı bir pazar, şima içinse oyun yeri, diğer sokakların çocuklarını da görebileceği kalabalığa karıştılar..

meryem hanım her hafta olduğu gibi düzenli olarak meyvelerini aldığı pazarcının tezgahına yöneldi.. şima o kalabalıkta küçük boyu ve iri gözleriyle aralık bulduğu yerlerden tezgahın olduğu yere gözlerini dikmiş, aynı saatlerde görmeye aşina olduğu yüzleri arıyordu..

işte yine oradaydılar.. semiha hanım için portakal tartılırken, büyük oğlu sedat, küçük kardeşi serhatın elini tutmuş, muzların ve şeftalilerin olduğu kasalara iştahla bakınıyordu..

iki kadın aynı tezgahın önünde haftalık dedikodularını yaparken, sipariş ettikleri meyveler tartılıyordu.. sedat elinde tuttuğu çilek dolu kese kağıdını aralayıp tomurcukları patlamak üzere olan irice bir çileği şimaya uzattı.. zümra, ben de isterim diyerek ağlamaya başlayınca, bir tane de ona verdi..

zümra çileği yemekten çok eline yüzüne bulaştırmıştı.. meryem hanım, özenerek elbiselerini giydirip, saçlarını taradığı, yüzlerini sildiği çocuklarını bu halde görse en az zümra kadar çığlığı basabilirdi fakat sohbet öylesine koyuydu ki çocuklarına bakmak bir yana, domatesleri bile seçmeyi bırakmış, bu zorlu görevi başından savıp pazarcıya devretmiş görünüyordu..

zümra, yarım yamalak yediği çileği serhata fırlattı..

yaşıtları gibi ağlamaya hazır bekleyen serhat, annesinin eteğini çekiştire çekiştire ağlamaya, kese kağıdındaki çilekleri avuçlayarak zümraya, şimaya, abisine, heryere, herkese fırlatmaya başladı..

çileklerden nasibini pazarcı da almıştı.. dört küçük yaramaz, pazar kalabalığını bir anda birbirine katmıştı..

kadınlar sohbeti bırakıp poşetleri, kese kağıtlarını pazar çantalarına hızla atıp, apar topar oradan ayrıldılar..

şima, zümranın saçlarını yolmak istiyordu.. onun yüzünden eve erken dönüyorlardı..

- eve gidince görürsün sen!

zümra, ablasının tehditleri ve çekiştirmesi yüzünden daha çok ağlamaya başlamış annesinin eteğine asılıp duruyordu.. pazar yerinden çıkıp yolun biraz ilerisindeki baharatçı dükkanının önüne geldiler.. tüm bu ağlamaların gerçek nedeniyse, meryem hanımın seyyar satıcıdan pamuk şekeri alıp zümranın eline tutuşturduğu an ortaya çıktı..

bu her zaman işe yarıyordu.. bir an da sus pus olmuştu minik cadı.. içeri girmeden önce tekrar şimaya döndü..

- hemen geliyorum.. burda durun, ayrılmayın.. kardeşinin elini de bırakma!

abla kardeş başbaşa kalmışlardı bir süreliğine.. ama şimanın siniri hala geçmemişti.. zümranın elinden pamuk şekeri alıp yola fırlattı..

zümra yine başlamıştı ağlamaya.. annesi içeriden başını uzatıp şimaya doğru işaret parmağını bir sopa gibi doğrulttu ve,

- eve gidince görürsün sen! gibisinden bir bakış fırlattı..

güzel bir gün berbat olmuştu şima için..

*

işte o sırada duydu kamyonun sesini.. başını kaldırıp kaçışan kalabalığın arasından kamyona baktı..

bir anda gözleri yeniden, sabah evden çıktıkları an gibi ışıl ışıl parladı..

bir anda yüzü yine heyecandan kıpkırmızı oldu, mutluluktan o an da her şeyi unuttu..

dökülen çilekleri, annesinin azarlarını, sedatı bile..

kamyon acı acı kornaya basıyor sağa sola zikzaklar çizerek geliyordu..

tüm bunların kendisi için olduğunu düşündü.. zaten panayır değil miydi bugün ? üstelik bu kamyonu tanıyordu, zümranın ellerini bırakıp yolun karşısında bulunan boş kaldırıma doğru koştu..

bankın üstüne çıkıp ellerini havaya kaldırdı.. zıplamaya, bağırmaya başladı.

işte.. görmüştü babası..

kornaya basarak ona doğru geliyordu işte.!

- yaşasın! babaa! babacım benim!

*

tüm şoför arkadaşları gibi onun için de ömür bitiyor ama yollar bitmiyordu.. özellikle de iki küçük yavrunuz, canınız, kızlarınız varsa.. erkenden dönecek, kızlarına ve eşine sürpriz yapacaktı.. yan koltukta oyuncak ayılar, bebekler, şimanın en sevdiği şekerler, ve ikisine ayrı ayrı aldığı kırmızı ve pembe elbiseler..

erdal, pazar yerine yaklaşınca frene basıp yavaşlamak istedi.. frenin patladığını da o an anladı..

kalabalığı uyarmak için kornaya basıyor, bir taraftan da kamyonu durdurmaya çalışıyordu.. yavaşlayabilmek için, kimselerin olmadığı bozuk kaldırıma direksiyonu kırdı.. banklara çarparak ilerleyen kamyon sonunda bir ağaca çarparak durabildi..

*

- erdal amca.. iyi misiniz?

resimden kafasını kaldırıp, delikanlıya uzun uzun baktı..

gözleri yaşlarla dolmuştu.. dudakları titriyordu..

- askerlik anıları unutulmaz değil mi erdal amca.. dedi serhat..

yaşlı adam konuşmak istedi fakat boğazına bir şey takılmıştı sanki, onun yerine kendini tutamayarak ağlamaya başladı.. serhatın uzattığı mendille gözlerini sildi..

askerlik resmine bakarken yeniden gözlerinin önüne o ağaç gelmişti..

o bank..

minik ayaklarıyla bankın üstünde – babacım! diye zıplayan minik şiması..


cansız bedenini kucağından zor almışlardı..

*

- haklısın evlat.. askerlik anıları unutulmaz dedi, içindeki acıyı bastırmaya çalışarak..

ve yeniden sustu..

fakat serhatın susmaya niyeti yoktu.. bir bir anlattı herşeyi.. neden burada olduğunu, zümranın da, annesinin de onu nasıl özlediklerini..

sonra serhatta sustu.. bir süre erdal beyi izledi.. karşısında herşeyini kaybetmiş bir adam duruyordu.. ama o adamın gözlerindeki küçücük umut ışığı körlerin bile görebileceği türden parıldıyordu..

serhat da gördü bunu..


belki yapacağı şey yüzünden zümrayı kaybedebilirdi.. ama kaybedenin zümra olmaması onun için daha önemliydi..

tıpkı Erdal bey gibi yutkundu ve, cumartesi günü sabah altıda, sokağın karşısındaki eski pazar yerinin olduğu yerde, o bankta, o ağacın önünde zümranın babasını bekleyeceğini söyledi..

**

y.a

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

hasta

hasta

hasta