Kayıtlar

Ocak, 2009 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Melek 4

* kitap kurduyum ben.. nasıl ama nasıl.. girmediğim kütüphane , kemirmediğim kitap kalmadı yeryüzünde.. kımıl kımıl dolaşır, sararmış yaprakların liflerini dişlerim.. tadı öyle güzeldir ki ; bilir misiniz ? * şu adam, yaşlıca olan.. üzerine, o çok sevdiğim kahve çekirdeklerinin kokusu sinmiş.. buraya kadar pek bir sallanarak geldi.. bastonunu parkasıyla birlikte askılığa astı, yani asmaya çalıştı .. nasıl ama nasıl.. binbir zahmetle dayandığı askılık çan gibi çınladı.. kütüphane görevlisi kadın, başı önde, omuzları dik, sakin ve hızlı adımlarla kayarak gelip ihtiyarı uyardı; - lütfen biraz sessiz olunuz.. - özür dilerim hanfendi..gözlerim iyi görmüyor da.. rica etsem bana yardımcı olur musunuz, şu masaya oturmak istiyorum.. hanfendi, gözlüğünü çıkarıp, beyaz sakalına kahve lekeleri bulaşmış ihtiyarı süzdü.. yardım etmekten çok, daha fazla gürültü çıkarmasını istemiyormuş gibi koluna girdi, masaya kadar birlikte yürüdüler.. yine de gürültü gürültüdür bir kütüphanede.. en ufak çıt ses...

Dedikodu

* bu adamlar nerede ? oturma odasında, salonda, mutfakta mı oturuyorlar ? biri, diğerinin iş yerine geçerken uğradığında yapılan bir sohbet mi ? yoksa akşam iş dönüşü bina girişinde mi karşılaştılar ? bilmiyorum.. bilmek de istemem.. belki hararetli bir şekilde konuşuyorlardı.. biri anlatırken, diğeri duyduklarının etkisiyle elini şakağına ya da ağzına götürmüş olabilir.. sohbetin kıvamına göre bazen de şenlenip omuz atıyorlardır birbirlerine.. hatta tiki olan; – yapma yahu! (biraz argo bile olabilir bu..) diyordur sürekli, diğeri onu dürtüp dururken.. belki de kahvede oyun oynuyorlardır, sigaranın biri sönüyor diğeri yanıyordur.. kendi yarattıkları dumandan kasvetli bir bulut oluşmuştur üzerlerinde.. çaycı çocuk, hararetli bir şekilde kağıtlar masaya yumruk gibi çarparken, küfürleşmeleri bölüp tavşan kanı çayları masaya taşırarak taşıyor olabilir.. bilmiyorum.. bilmek de istemem.. biri çok nazik, diğeri kaba saba, bayağı herifin tekidir.. kim bilir ? ya da şu çaycının kahve sahibiyle ...

Ayna

“içim kan ağlıyor..” içinden ya da sesli okuduğunda değişen hiçbir şey olmadı, değil mi? zavallı kelimelerin kardeşçe yan yana diziliminden daha fazlası değil senin için.. üstelik ne çok duydun bu ve buna benzer cümleleri.. “içim kan ağlıyor..” yeniden okudun şimdi.. peki ne değişti bir tekrar daha yapmanın dışında? hiçbir şey mi? bu laflara karnın tok mu ? ah evet az kalsın unutuyordum, bir de şu gariban edebiyatın en bayat lirikleridir bunlar, değil mi? o kadar çok duydun ki bu sözleri, içim nasıl ağlarsa ağlasın, seni etkileyemez artık.. hem böyle yaptıkça kendimi zavallı biri durumuna sokuyorum, giderek acınası oluyorum, değil mi? - birazcık olsun gururun yok mu senin? demesen de sen, bunu okuyorum gözlerinden.. “ gururum olsaydı, sever miydim seni?“ ne ? şimdi de komik mi buldun? gururumun olmaması mı zavallı yapıyor beni, yoksa ona rağmen sevmiş olmam mı seni ? “ne istiyorsun benden?” bu da ne biçim bir soru.. birbiriyle kavgalı, kıskanç kelimeler.. yine de söyleyeyim, bir şey i...

Sevgili

- öldürdüğüm sevgiliye.. mezarında yeniden filizlensin diye.. * “ beni çok incittin sevgilim..” “ nunu nasıl söylersin? herşeyden, kendimden bile çok sevdim seni.. nefesim oldun, ve gözlerim, ellerim teninde can buldu, sönmüş ruhum bir mum alevi gibi seninle yeniden titredi.. başbaşa kaldığımız anlarda, o karanlık ve sessiz gecelerde buldum kendimi ve bir kez daha anladım ki şu hayatta benim vazgeçemeyeceğim tek aşkım, özümü kalbimin derinlerinden çekip çıkaran, avuçlarımın içine bırakan biricik canımsın.. kaybetmekten korktuğum kadar sevdim seni..“ “ sus…ne olur.. daha fazla incitmeden beni.. sus..” ölüme aşık bir kurbanın boynunu celladının ellerine bırakması gibi, çiğ yeşili damarların çatallı izler bıraktığı, morluklarla dolu, kanı çekilmiş, kurumuş kolunu uzattı sevgilisine. . “ bak.. görüyor musun bunları ? bu morluklar, parmaklarının arasında can veren hücrelerimin toplu mezarları.. ellerinle kazıdın onları, sonra da beni parçalara bölüp her bir parçamı kazdığın o çukurlara gö...

Günah

Resim
* ömrümün son adımlarını atıyor gibiyim.. sanki herbir adımım; fütursuzca tükettiğim onlarca yılı ciğerlerimden, gözlerimin önünden alıp götürüyormuş gibi, sırtına tonlarca ağırlık yüklenmiş ihtiyar ve topal bir kaplumbağanın isteksiz ama mecbur kaldığı zahmetli yürüyüşüne denk, sayarak, sürüyerek, sürükleyerek beni, hayatımın en ağır ve kasvetli adımlarını saymaktayım geriye doğru, giderek yaklaştığım adı ölüm olan ömrümün o son kertesindeki dehşetli uçuruma.. asırlardır çürümeye devam eden gotik desenlerle işlemeli ahşabın kesif ve küflü kokusu genzimi her zamankinden daha fazla yakıyor, ve belki de yıllardır keselerimde biriken gözyaşlarım torbalarını delmeye yetecek miktarda asit salgılıyordu.. kapının önüne geldiğimde reçineli asit kokusu, karınca sürülerinin tek sıra halinde yuvalarına girişi gibi, burun deliklerimden içeri girip beynimi de kemirmeye, adeta eritmeye başlamıştı.. başım dönüyor, kulaklarım uğulduyor, göğüs kafesim giderek daha çok daralıyor ve beni sıkıştırıyordu.....

Terbiye

* çok okusa ve çok güzel yazsa bir insan, yemek yemenin bir adabı olduğunu bilse de.. çorbaya ekmeğini batıranı hakir ve küçük ve hatta kendine denk bile görmemeli.. bu terbiyeyle ilgili bir şey, raflarda durmuyor.. küçük bir çip doğuştan gelen, ruhumuzun etiketi.. ** y.a

Kültür ve Anarşi

** bunun bizi nereye getirdiğini görüyoruz... doğamızın bir yönünü mükemmelleştirmekte ısrarlıyken bütününü ihmal etmek; sadece ahlâki yönümüz, yani boyun eğme ve eylem üzerinde durmak; ahlâki vicdan katılığını en önemli şey saymak ve her konuda mükemmel olmayı, insanlığımızın tamamen ve ahenk içinde gelişmesini başka bir dünyaya bırakmak.. ** matthew arnold - kültür ve anarşi (1869) john Fowles - fransız teğmenin kadını

Boşluk

Resim
bana güzel bir şey söyle dolu dolu şöyle.. dolup taşsın ağzımın kenarından aksın su gibi ve  baldan tatlı ya  da  zehir gibi acı olmasın.. bunlar zaten var olmayanı söyle sadece o kalsın.. suyu al acıyı, tatlıyı damarlarımı şişiren kanı, aşkı çekip al senin olsun şarabım kuru dudaklarım bana güzel bir şey söyle dolu dolu şöyle.. * y.a

Ruhun Anladığı Dil 5

Resim
* on gündür kayıp olan dağcı eren kurtuluş’u arama kurtarma çalışmalarında tüm umutlar tükendi.. günlerdir onun yüksek ve tehlikeli kayalıklarda kaybolmasını magazine çevirerek reyting patlaması yaşayan televizyon kanalları da yeniden gündelik yayınlarına döndüler. . yeni gündem, oğlu tarafından içki parası için dokuz yerinden bıçaklanan zavallı işçi emeklisi cemil söylenmez’in ağır yaralı olarak kaldırıldığı hastanede geçirdiği son günlerinde oğlu fatih’i affedip affetmeyeceği.. bunun için her kanal kendi anketini yapmaya başladı.. kimi televizyon kanallarında halkın büyük çoğunluğu cemil söylenmez’in oğlunu affetmesini isterken, bazı kanallarda ise affetmemesini isteyenler çoğunluktaydı.. birkaç uyanık şovenist ruhlu haberci kendi kanallarında oğul söylenmez için açılan anketlerde onu kahraman ilan etmiş, böylece halkın tepkisini çekerek izlenme rekorları kırmaya başlamıştı.. - fatih söylenmez neden babasını bıçakladı ? - bir evlada bunu yaptıran ne olabili...

Günlük

Resim

Zaman

Resim
bir şey geçip gitmiş sanki üstümden tren mi desem fil mi belli değil.. sevgiliye yapışmak gibi de değil tonlarca ağırlığı altında hayatın asfaltına yapışmak.. bir şey geçip gitmiş benden üzerimden.. ** y.a

Melek 3

Resim
* "karanlık olan gece miydi, yoksa şehir mi.. " şehir, siyah geceliğini giymiş, ucuz ve sahte pırlantalarla kötü işlenmiş bir kolyeye benzeyen ışıklı levhaları, morluklarla dolu boynuna geçirmişti.. kimisi patlak, kimisi yanıp sönen voltajı düşük sokak lambalarıyla bir fahişe gibi müşterilerine gülümsüyor, bar önlerinde bekleyen sarhoş, uykusuz ve yitik bedenleri yağmalıyordu.. insan artıklarından midesi bulanan kaldırımlar, mazgallardan kentin üzerine kusuyor, açlıktan gözü dönmüş kediler pençeleriyle çöp kutularını devirmeye çalışıyordu.. taksiciler, polisler, hırsızlar, yankesiciler ve fahişeler, sokak aralarında yağmadan geriye kalan ganimetlerin peşine düşmüşlerdi.. yani bu gece herşey olağandı.. yükünden henüz kurtulan bulutlar ay ışığının altında deniz anası sürüleri gibi süzülerek kenti terk ederken, k aranlık bir köşeyi daha dönmüş ve onu henüz görmüştüm.. sonbahar yapraklarının ılık meltemde savruluşu gibi düzensiz, yalpalayarak, yağmur sularıyla yıkanıp köpüren y...

Acı

* avuç içine derin bir kesik atar yumruk yapıp sıkarsın elini sanki kalbini almışsın da suyunu çıkarır gibi.. bozuk bir musluk gibi elinden kan damlar kader çizginden canın bile yanmadan acıyı hissedersin.. ** y.a

Kaçış

* dünyanın en hızlısı olsam nafile.. küçük, sarı bir balığım kavanozda.. dön dur dolan dur ışık hızında.. kaçmaktır kolayı daha kolayı yakalamak.. zor olansa bunu anlamak.. bir delik açılır cam kafesime ve içim boşalır.. bir el uzanır delikten içeri hoş geldin der beni yakalar.. ** y.a

Papirüs

* önce zamk-ı arabi soğuk suda eritilir.. boza kıvamına gelince süzülür.. sonra mermer havan içine bir ölçü is, dört ölçü zamk-ı arabi konur ve is zamk-ı arabi içinde iyice birbirine karışıncaya kadar yavaş yavaş tokmakla havanda dövülür.. dövülme işlemine az su ilavesiyle devam edilir.. mürekkebin tam kıvamında olması için eskiler, "seksen bin tokmak vurmak gerekir" demişlerdir.. böylece yapılan mürekkep, çuha veya keçeden yapılmış mibzeleden süzülür; on misli sulandırılarak kullanılır.. kaynak : muhittin serin, hat sanatımız / kalem güzeli ** şair, damıtılmış mürekkebe batırır kartal tüyünü elinde, nilin yatağından çekip alınmış bir parça papirüs yaprağı, onun üç günlük erzağı.. ona sahip olmak için aç kalır günlerce geri dönüşü yok, bilir.. bu yüzden özenle seçer kelimeleri duyguları dikkatlice okur gönülden kartal, sunmuştur kanatlarını papirüs, yaprağını yazar ağır ağır bu bazen günlerini alır, bazen ömrünü.. dağılmasın diye, geçemez üzerinden ve silemez.. silse de izi...

heykel

Resim
* dört yanı duvarla çevrili ada(m)da ne güneş , ne de yağmur var.. tepemde geçip gitmeyen betondan bir bulut.. çanağımda su tükenmiş, birazcık olsa heykelini yapabilirdim ama su yok.. yine de çeviriyorum çarkı ellerimin arasında beliriyor yüzün döndükçe ben seni daha çok hissediyorum.. dudaklarına dokunuyorum parmaklarımla.. biraz su olsaydı, gözlerini açar gülümsetirdim de.. dört yanım duvar tepemde geçip gitmeyen betondan bir bulut.. susuzluktan çark duruyor, yüzün dağılıyor.. ** y.a

Kâbus

Resim
- uyandığımda, iyi geceler diledin bana.. * yapmamalıydım.. yapmamam için onlarca iyi nedenim varken.. kocasını ölesiye seven, bebeğinin tam da birinci yaşına henüz bastığı gün, kendisine ilk gün gibi aşık bir adamla, hakanla evliliğinin üçüncü yılını da kutlayacakları gece, bir kadın bunu yapmamalıydı.. diye fısıldadı içinden.. * ve onlarca kötü nedenim de varken.. bana hayatımın o en karanlık günlerini yaşatan, uyuşturucu müptelası yapan, attığı dayaklarla yüzümü tanınmaz hale getiren, beni sürekli aşağılayan bir adamla.. kurtuluşla birlikte oldum bu gece.. ne yaptım böyle! tanrım..! * cevapsız çağrıların hepsi aynı numarayı gösteriyordu.. kim bilir kaçıncı kez çalıyordu telefonu, gözlerini açıp telefona bakamıyordu.. zaten kimin aradığını biliyordu.. arayan hakandı.. eşine ne söyleyeceğinden çok, yaşadığı şoktan dili tutulmuş, ölü gibi hareketsiz, yatakta uzanmış yatmakta olan çıplak ve soğuk bedenini terketmeye çalışan eli kolu bağlı tutsak bir ruhtu kendi içinde.. ne işim var bura...

Takvim

* olmasaydı takvimler.. güneş yine bir doğup bir batsaydı kar yağdığında üşüseydik sadece.. saçlarına papatyalar dolduğunda ilkbahar deseydik bir kağıt parçasında beklemeden haziranı atsaydık kendimizi yağmur yemiş çimenlere denizden önce.. kavrulunca topraklar denizde balık olsaydık.. mevsimleri cemreyi , pastırma yazını kocakarı soğuklarını , oniki parça aya haftalara paramparça günlere bölünmüş zamanı takvimden bilmeseydik.. bugün onbir ocak yırtıp atıyorum üşümek yerine denize giriyorum.. ** y.a

Ayaz

* bir kış vakti , bir gece çok üşüdüm.. üstümde kalın bir hırka kat kat yorganın altında ve alnımdan dudağıma inerken ter damlaları nefesimi izledim gece lambasının mor ışığında.. susuzluk içimi yakan iki şeyden biri.. diğeri uykusuzluk.. uyku yoksa rüya yok rüyalarım olmazsa sen yoksun.. buydu katlanamadığım sabahın altısında.. kalkıp sana yazdığım bir yığın kağıtla sobayı yaktım küllerimde ısınıp gözlerimi sana kapadım.. bir kış vakti rüyalarımı, soğuktan kurtardım.. ** y.a

Erkeğin Savaşı

* işaret geldi, ve savaş başladı.. göz göze, göğüs göğüse erkek erkeğe.. evde, kahvede, sokaklarda heryerde büyüdükçe büyüdü.. çok şey söylendi birçok şey çabucak tükendi.. sınırlar daraldı ve genişledi.. bazen de sınır kalmadı.. kızgın boğanın kırmızıya toslamasından daha anlamlı olmayan bu savaşı, kim başlattı, işareti kim verdi? bir önemi yok çarpışıyoruz sadece, kadın için göz göze göğüs göğüse erkek erkeğe.. ** y.a

Mutluluk

Resim
* nasıl mutlu olurum değil nasıl mutlu edebilirimdi mesele.. * kendi dalımızdan sarkıp başka ağaçların meyvelerine uzandık düşünce kıçımızın üstüne suçu meyvelere attık.. oysa elma, elmaydı her zaman.. ne bekliyordun, dilindeki ekşi tatdan başka ? olması gerekenden başka ne umuyordun ? mutlu olmak istediğinde mutlu olamazsın anla.. bırak, düşsün eteğine kirazlar ellerinle toplama.. ** y.a

Ruhun Anladığı Dil 4

* ben, yani selim dinçer, otuzaltı yaşındayım, ilgimi çeken herşeyi yazmayı severim hobilerim arasında; küçük bahçemde çiçek yetiştirmek, tabii ki yok.. esasen o bahçeyle ilgili başka projelerim var.. * mezarlıkları ziyaret etmeyi, mezar taşlarında yazanları okumayı seviyorum.. bazen cenaze getiriyorlar ki bu genelde olağan bir durumdur değil mi ? hah! öyleyse neden “bazen” dedim; sanırım yine bir mezarlık ziyaretime denk geldiği içindir.. her neyse.. cenazedeki insanların yüzlerine uzun uzun bakmayı, ağlayanları izlemeyi severim.. bazen o kadar yakınlarına sokulurum ki tanımadığım insanlar bana baş sağlığı diler, teselli etmeye çalışırlar.. yanlış anlamayın ben de üzülüyorum.. çünkü hüznü seviyorum hüznü izlemek bana keyif veriyor.. ne yani.. siz sevmiyor musunuz ? öyleyse neden bu kadar hüzünlüsünüz ? her neyse , konu bu değil.. anlatmak istediğim başka yerin altı değil, üstü de değil.. kafamızın içindekiler.. hepimizin gördüğü, fakat uyandığımızda çoğumuzun hatırlamadığı, çok az...

Ruhun Anladığı Dil 3

* - gel yine gel.. tövbeni yüzbin kere bozmuş olsan da gel.. - ben de yüzbininci kez öyle yaptım. . * mekik, birinci katmanı sonsuzluk olan uzayda yolculuğuna ışık hızıyla üç yıldır devam ediyor.. daha önümüzde altı katman var , bu hızla hiçbir yere varamayız .. bu yüzden on yıldır üzerinde çalıştığımız yeni bir teknolojiyi ilk kez kullanmaya karar verdik.. yeni teknolojiyle kozmik termal taramalar yapıyoruz.. çıkardığımız haritalarda, uzayda onaltı milyon ışık yılı boyunca ince fakat kesintisiz bir şerit halinde uzayan, kıvrılan, bükülen değişik renklerde tozlar olduğunu fark ettik.. önceden bunların ölü yıldızlardan geriye kalan küller, ya da meteor izleri olduğunu düşünüyorduk.. fakat yıllar süren araştırmalarda, şerit halinde uzayan tozların hiçbir şekilde kaybolmadığını, hatta yer ve renk değiştirmediklerini gördük.. insansız uydularla yaptığımız denemelerde bu toz gruplarının şerit halinde uzayan tüneller olduğunu anladık.. emin olduğumuz tek şey ise; uydularımızın bu tünellere...