Çöl Güzeli 5
*
beni aşkın kör kuyularına attın, belki bilmeden..
gözlerinin karasına düştüm, kimse görmeden..
ay bile kıskanır seni, saklanır
sevdiğim,
sen gelmeden..
*
kadın eli değmiş satırları belki binlerce kez okumuştu selman.. her bir satırı usulca öpüp, katladı ve heybesine koydu yeniden..
bazı geceler sina çölüne öyle bir sessizlik çökerdi ki uykusunda geviş getirmekte olan gayra’nın hörgücüne sırtını yaslayarak, aşkını hurma kağıtlarına yazan selman’ın kaleminden çıkan hışırtılara uyanırdı annesi..
bu sesleri dinlemek, halmina’nın şiirlerini okumak kadar keyif verirdi ona.. ne aşiretten ayırmaları, ne aç susuz bırakmaları, hor görmeleri.. hayatta hiçbir şey oğlunun sessizliği kadar onu derinden üzmemişti..
maliha için;
ayırdılarsa, çadırı değil selman’ı ayırdılar aşkından..
hor gördülerse, kendisini değil, selman’ı hor gördüler..
oğlunun yüreği böylesine dağlanmışken, için için yanmaktayken, akreplerin, yılanların bile uyuduğu şu karanlık saatlerde sadece oğlu uyanıkken yaraları yüzünden çektiği acıların hiçbir önemi yoktu..
bazı günler annesinden izin ister devesi gayra’yı da çadırın önünde bırakıp yalınayak kızgın kumlarda kimsenin bilmediği yerlere giderdi selman.. onun bu aşık halleri aslında annesinin hoşuna gidiyordu..
o da böyle kaçamaklar yapmıyor muydu yasir’le?
yalandan bir gün akrep sokardı, bir gün yılan..
bir gün çölde kaybolur, bir gün başına güneş geçer bayılırdı..
nedense tüm bunlar hep yasir’le karşılaştığı anlarda olurdu..
sonra tüm bu bahanelerin sonunda selman dünyaya geldi..
*
henüz altı aylık yavrusuna sarılmış bir kadın mahya tepelerini gözlemekte.. kervan sevdiğini ona bir devenin hörgücünde getirdi..
söylediklerine göre yasir, yolda şiddetli bir hastalığa yakalanmış ve günlerce acı çektikten sonra mahya tepelerine üç günlük yolda verdikleri molada ölmüştü..
şeyh el halid’in, kervanları yağmalayan eşkıyalarla pazarlık ettiğini gören gözler elbette kararmalıydı.. kölesi zeyd'in hazırladığı kara zehri yasir’in aşına kattığını görmeyen var mıydı koca kervanda..
elbette maliha’da biliyordu.. bebeğini bağrına bir taş gibi basıp gözyaşlarını içine akıttı..
*
şimdi yine korkuyordu maliha.. oğlunun başına da aynı şeylerin gelmesinden korkuyordu ve bu korkusunda yalnız değildi..
aynı saatlerde,
uykunun karanlığa yenik düştüğü anlarda,
bir mum daha sönüyor çöl güzelinin ellerinde..
lamiah, büyük çadırdan gizlice çıkıp sırtını bir tum tepesine dayıyor ve yıldızlara bakarak, cılız ay ışığında bir hurma yaprağına aşkını kazıyordu..
beni aşkın kör kuyularına attın, belki bilmeden..
gözlerinin karasına düştüm kimse görmeden..
**
y.a
beni aşkın kör kuyularına attın, belki bilmeden..
gözlerinin karasına düştüm, kimse görmeden..
ay bile kıskanır seni, saklanır
sevdiğim,
sen gelmeden..
*
kadın eli değmiş satırları belki binlerce kez okumuştu selman.. her bir satırı usulca öpüp, katladı ve heybesine koydu yeniden..
bazı geceler sina çölüne öyle bir sessizlik çökerdi ki uykusunda geviş getirmekte olan gayra’nın hörgücüne sırtını yaslayarak, aşkını hurma kağıtlarına yazan selman’ın kaleminden çıkan hışırtılara uyanırdı annesi..
bu sesleri dinlemek, halmina’nın şiirlerini okumak kadar keyif verirdi ona.. ne aşiretten ayırmaları, ne aç susuz bırakmaları, hor görmeleri.. hayatta hiçbir şey oğlunun sessizliği kadar onu derinden üzmemişti..
maliha için;
ayırdılarsa, çadırı değil selman’ı ayırdılar aşkından..
hor gördülerse, kendisini değil, selman’ı hor gördüler..
oğlunun yüreği böylesine dağlanmışken, için için yanmaktayken, akreplerin, yılanların bile uyuduğu şu karanlık saatlerde sadece oğlu uyanıkken yaraları yüzünden çektiği acıların hiçbir önemi yoktu..
bazı günler annesinden izin ister devesi gayra’yı da çadırın önünde bırakıp yalınayak kızgın kumlarda kimsenin bilmediği yerlere giderdi selman.. onun bu aşık halleri aslında annesinin hoşuna gidiyordu..
o da böyle kaçamaklar yapmıyor muydu yasir’le?
yalandan bir gün akrep sokardı, bir gün yılan..
bir gün çölde kaybolur, bir gün başına güneş geçer bayılırdı..
nedense tüm bunlar hep yasir’le karşılaştığı anlarda olurdu..
sonra tüm bu bahanelerin sonunda selman dünyaya geldi..
*
henüz altı aylık yavrusuna sarılmış bir kadın mahya tepelerini gözlemekte.. kervan sevdiğini ona bir devenin hörgücünde getirdi..
söylediklerine göre yasir, yolda şiddetli bir hastalığa yakalanmış ve günlerce acı çektikten sonra mahya tepelerine üç günlük yolda verdikleri molada ölmüştü..
şeyh el halid’in, kervanları yağmalayan eşkıyalarla pazarlık ettiğini gören gözler elbette kararmalıydı.. kölesi zeyd'in hazırladığı kara zehri yasir’in aşına kattığını görmeyen var mıydı koca kervanda..
elbette maliha’da biliyordu.. bebeğini bağrına bir taş gibi basıp gözyaşlarını içine akıttı..
*
şimdi yine korkuyordu maliha.. oğlunun başına da aynı şeylerin gelmesinden korkuyordu ve bu korkusunda yalnız değildi..
aynı saatlerde,
uykunun karanlığa yenik düştüğü anlarda,
bir mum daha sönüyor çöl güzelinin ellerinde..
lamiah, büyük çadırdan gizlice çıkıp sırtını bir tum tepesine dayıyor ve yıldızlara bakarak, cılız ay ışığında bir hurma yaprağına aşkını kazıyordu..
beni aşkın kör kuyularına attın, belki bilmeden..
gözlerinin karasına düştüm kimse görmeden..
**
y.a
Yorumlar