Çöl Güzeli 1
bölüm 1
kum fırtınasının olduğu gece..
*
şeyh ahmad bin el halid bir aslan gibi fırladı döşeğinden tüm heybetiyle ;
- o hatun otağıma gelecek !
el halid isteyecekti de istediği olmayacaktı..
hak getire!
çil yavrusu gibi dağıldı köleler sina çölünün dört bir yanına.. kum fırtınası başlamak üzereydi, lakin el halid’in hiddeti kum fırtınasının dehşetini çoktan gölgelemişti..
onun ağzından çıkan her söz bir kanundu..
kaç kelle düşürdü otağın önünde.. (eminim zavallı tebaası bir bir tutmuştu cetvelini..)
daha dün sabah su çaldığı için testiden, almadı mı selman’ın başını..?
selman ki ay yüzüyle ne güzel oğlandı..
şeyh zaten hep bir bahane arar dururdu.. selman, nicedir içini kemiren bir kurtçuktu..
halkın sevgilisi, iyiliğin, güzelliğin insan suretinde timsaliydi..
“- çöl güneşinde gölgem olsun sürme gözlerin..”
farslı şair halmina böyle anlatırdı onu.. her hareketinde bir ahenk vardı selman'ın.. adımları, su içerken ya da bir iş yaparken ellerini kullanışı, sesindeki o buğu..
annesi için döktüğü gözyaşları bile latifçe süzülürdü yanaklarından..
devesi gayra’yı güderken dudaklarını yarı aralar ve hoş bir seda ile seslenirdi;
“- yürü ey hurma gözlüm!”
gayra, sahibinin güzel sesini duyduğunda kızgın kumların üstünde değil de sanki bir hurma bahçesindeymiş gibi salına salına yürürdü efendisinin önünde..
yüzü gibi ruhu da güzeldi selman'ın, incitmek istemezdi hiç kimseyi, hiçbir canlıyı..
el halid'in farkettiği üzere, şeyhin tüm cariyeleri, karıları, ayağını yıkayan aylina dahi bu oğlanın güzel yüzüne yanıktı.. üstelik bunlar yetmezmiş gibi el halid’in babasının da göz bebeğiydi..
selman ne zaman el öpmeye o büyük şeyhin ziyaretine gelse; “- selman’ım!” der, ayağa kalkıp sıkı sıkı sarılırdı şeyh abdallah bin el halid..
oysa bir kez olsun böyle sarılmamıştı öz oğlu, varisi el halid'e..
içini kemiren ne çok kurtçuk vardı ahmad bin el halid’in.. en çokta bu kurtçuk..
işte bu yüzden bir an önce ezilmesi gerekiyordu..
çok sürmedi bahanenin bulunması..
selman’ın annesi çok ama çok hastaydı, vebadan ölmek üzereydi.. el halid’in tek bir sözüyle, bir gecede çadırını mühürleyip aşiretten ayırdılar..
yaşlı kadının çektiği acılar göz pınarlarını kurutalı yıllar olmuştu.. aslında çok da üzülmedi bu sürgüne.. sadece oğlu için üzülüyordu..
çünkü selman'ın kalbi, kilidi üzerinde kırılmış bir sandık gibiydi.. şu suskun, gül yüzlü oğlu olmasaydı önce sina çölünü sonra da bu dünyayı çoktan terk-i diyar etmişti maliha..
nelere dayandıysa, selman’ı için dayandı..
yüzünü kaplayan derin yarıklar her nefeste zayıf bedenini büyük acılarla sarsıyordu yaşlı kadının, yine de acılarının dinmesi için oğlu selman'ın elini biraz tutması yetiyordu ona..
*
fırtına dan bir gece önce..
*
maliha, sabah güneşini göremeyeceğini hissettiği gece son kez su istedi kurumuş dudaklarına..
muhterem anasının bu son isteği için neleri göze almazdı selman..
musevi bir aileden elli deve karşılığı satın alınan cariye yael el amram karşısında selman’ı görünce, şeyhi de unuttu, hiddetini de..
selman'ın nazik ve sonu ölümcül olan bu isteğini yerine getirmek için bir an bile tereddüt etmeden koşarak büyük çadıra girdi..
şeyhin gümüş testisinden suyu selman’ın çömleğine doldururken kalbi neredeyse bir kuş gibi kanatlanıp uçacaktı yuvasından..
biraz el halid'e olan korkusu da vardı elbet, ama şu an da testiyi tutan elleri titriyorsa ben-i israil güzelinin; bunun nedeni selman’dı..
her yerde vardır kulak hırsızları..
yok mudur?
habeşli köle zeyd, azad edileceği bir haber bulmanın sevinciyle dev cüssesini bir tulumun ardına saklamayı başarmış, gözlerini kocaman açarak yael'i gözlemekteydi..
elbette o sabah gördüklerini şeyhe böyle anlatmadı..
“selman gizlice gece yarısı çadıra girmiş ve gümüş testiyi çalmıştı..”
şeyh el halid'in deve hırsızlarını bile affettiği zamanlar oldu.. (karşılığında nelerini aldığından bahsetmek istemem..)
ama selman’ı affetmedi.. bir bahaneyle otağına çağırttı.. zeyd ve ikiz kardeşi cabir, özgürlük vaatleriyle ömür tüketmiş bu iki devasa köle, güçlü kollarıyla selman’ın narin omuzlarına çöktü.. bir diğer köle selman'ın uzun saçlarından kavrayıp narin boynunu şeyhine uzatıverdi..
el halid'in kılıcı ay ışığında bir şimşek gibi çaktı ;
- seyreyleyin şimdi cemalini!
el halid muradına ermişti.. baş düşmüştü..
kazığa oturtup otağın önünde tüm tebaasına, karılarına, cariyelerine, gılmanlarına, kölelerine selman’ın feri sönmüş iri gözlerini, ay yüzünü seyrettirdi el halid..
böylece annesinin son isteği de yerine gelmişti..
“su gibi aziz ol selman’ım!”
*
fırtına gecesi..
*
- nerede bu kadın!
kum fırtınasının içinden ilk önce kömür karası habeşli ikiz köleler belirdi.. ardından sürükle sürükleye getirdikleri güzel lamiah..
kınalı saçlarını ikiye ayırıp ince bir sicim gibi örmüşler ellerine dolayıp sürükleyerek getiriyorlardı onu..
bıraksalar fırtına uçururdu..
o kadar hafif, öylesine naif.. dokunuşları pamuk kadar yumuşak, dişleri inci beyazı, güzellerin bile aşık olduğu,
güzel lamiah..
ona sahip olmak isteyen birçok zengin bedevi muradına eremeden sina çölünde yitip gitmişti..
güzelliği, onun lanetiydi..
- yüz deve, üçyüz koyun ve üç büyük su kuyusu veriyorum..
demişti el halid.. lamiah, babası şemnun'un ardında belirdikten hemen sonra..
şemnun, büyüyüp serpildiğinde çok kazandırır düşüncesiyle üç sarı altına yemenli bir dilenciden satın almıştı bebeği.. kadın da lamiah bebeği, eşkıyaların saldırısına uğramış bir kervanı yağmalarken kumların içinde bulmuş, ve “- üç altın eder bu!” diyerek bohçasına sarıp gizlice kaçırmıştı..
ve şimdi lamiah bir servet değerindeydi..
şemnun, yüz develik o devasa sürüyü hayal etti, ve bu bile yetti.. hiç düşünmeden şeyhin önüne atıverdi lamiah'ı.. böylece hem bu lanetten kurtulacak, hem de büyük bir servete sahip olacaktı aklınca..
iki tarafta alışverişten memnun kaldı..
*
küçük bir bilgi ;
öğrendiğim kadarıyla birkaç eşkıya bu yemenli yağmacı kadını lanetli alışverişin olduğu gece evine dönerken üç sarı altın için acımasızca boğazlamıştı..
şemnun ise en son el halid tarafından kendisine bağışlanan su kuyusunun başında görüldü.. o günden sonra da ne aşirete döndü, ne de çölde izine raslandı..
aç şemnun! hazinesine kavuşamadan fırtınada yitip giden kaçıncı bedevi oldun şimdi..?
*
böylece lamiah, şeyh el halid’in en gözde zevcesi olmuştu.. onun gaddarlığını, kadınları nasıl hırpaladığını, bir hayvan gibi kullandığını bilenler bu narin güzel için sessizce gözyaşı döküyordu..
fakat el halid, onun hakkında duyduklarından ve korkusundan olsa gerek, lamiah’a elini bile sürememişti.. yine de genç kızı hırpalamaktan, eziyet etmekten, bir köle gibi çalıştırmaktan da hiç geri kalmadı..
*
şeyhin ayaklarının altına ucuz bir halı gibi serdiler çöl güzelini.. ağzına burnuna, iri gözlerine kum dolmuştu..
nefes almıyordu, titriyordu.. parmaklarından kanlar damlıyordu fakat inlemiyordu acıdan..
gözlerindeki kini çölün kumları bile perdeleyememişti..
dizlerinin üstünde zorlukla doğruldu.. bakışlarını bir an olsun kaçırmadı şeyhten ;
- zahmet etmişler şeyhim senin köpekler! zaten sana geliyordum.. boğazını bir deve gibi kesmeye geliyordum!
- sus kadın!
- elbet hesap sorarım bir gün!.. ama önce babana! o güzel adama sorarım hesabımı.. nasıl bir irin bıraktın bu dünyaya ey çöl kartalı ! hele bir dirhem canımı al da nasılsa görüşürüz öte tarafta!
el halid hiddetiyle, bakışlarıyla, gür sesi, gür sakalıyla nice delikanlı, yürekli bedevileri dize getiren korkusuz şeyh, titriyordu.. sinirinden olsa anlaşılırdı.. çünkü herkes bilirdi öfkesinin neye benzediğini..
ama bu titreme başka.. ayaklarından dudaklarına kadar yayılan bir titreme.. içten içe kemiren inceden bir sarsıntı..
bilinen ne kadar kötü isim varsa onu anlatıyordu.. gaddardı, acımasız ve merhametsiz.. her türlü oyun, hilekarlık, zorbalık ondaydı..
diğer şeyhler ve zengin tüccarlar arasında onun adı pek hayırla anılmazdı.. bir keresinde doğum yapmakta olan bir deveyi hiç acımadan boğazlamıştı.. bu nasıl bir vahşetti!
şair halmina'nın onun için de bir diyeceği vardı elbet ;
“- insanların yüreğine korku salmaktan zevk alan varlıklı bir ucubedir el halid!”
korkunun adıydı o..
fakat her güçlünün bir zayıf tarafı da vardır.. yok mudur?
aşıktı şeyh el halid..
taş gibi kalbine nereden girmişti bu kadın ? yanası gözler, çöl sıcağında şeyhi kim bilir kaç kez yakmıştı..
*
fırtınadan otuz gece önce..
*
- ey oğul, çölde aslan, otağında kuzu ol.. öfkene ve tebaana hakim ol.. gölgende yaşayanları koru, onlarla suyunu, aşını paylaş.. beddua alma.. can yakma, yaş akıtma gözlerden..
affet, sabret.. hepsinden çok da şükret..
ben geldim ve gidiyorum.. biliyorum ki bu yolculukta başka duraklar var.. ama sen de kalıcı değilsin.. sakın merhametini esirgeme halkından..
benden sonra beşyüz koyun kes, fakirlere dağıt.. su kuyularına ördüğün taşları kaldır.. kölelerinin hayır dualarını al..
sözlerim vasiyetim olsun, halkım emanetin..
oğul ahmad bin el halid tek söz söylemeden öptü babasının kansızlıktan çatlamış kuru ellerini.. sonra da kalkıp çadırdan çıktı, gerisin geri..
büyük şeyh abdallah bin el halid artık ömrünün son saatlerini tükettiğinin farkındaydı..
gözlerini kapatıp çölde kaybolduğu günlere döndü..
bazen ansızın herşeyi bırakıp çölün derinlerine giderdi, kimseler bilmezdi nerede olduğunu.. bir hafta, iki hafta gelmezdi.. bir defasında yine haber vermeden çıkıp gitmişti.. yanına çok sevdiği şahini şimal’i almıştı.. üç hafta sonra tam da halkının umutları tükenmişken, mahya tepelerinin üstünde bir gölge gibi belirdi.. yorgun ama mağrur.. bir omzunda çölün korkusuz kanatları şimal.. diğerinde azametli vahşi bir kartal..
haftalardır izini sürdüğü kartalı sonunda yakalamıştı..
o günden sonra da adı çöl kartalı olarak anıldı büyük şeyhin..
çöl kartalı canı gibi sevdiği şimal’i başından öptü, ayağına iliştirdiği mektupla son defa yıldızlarla dolu semaya saldı..
gece, ılık bir esinti sina çölünde..
kızgın bakırdan bir tepsi gibi asılı duran güneş henüz uyanmadı..
şimal kanatlanıp uzaklaşırken,
çöl kartalı abdallah bin el halid’in son kanat çırpışı fısıltı gibi dudaklarından süzülüp bir isme dönüşüverdi ;
“- janaan..”
**
y.a
kum fırtınasının olduğu gece..
*
şeyh ahmad bin el halid bir aslan gibi fırladı döşeğinden tüm heybetiyle ;
- o hatun otağıma gelecek !
el halid isteyecekti de istediği olmayacaktı..
hak getire!
çil yavrusu gibi dağıldı köleler sina çölünün dört bir yanına.. kum fırtınası başlamak üzereydi, lakin el halid’in hiddeti kum fırtınasının dehşetini çoktan gölgelemişti..
onun ağzından çıkan her söz bir kanundu..
kaç kelle düşürdü otağın önünde.. (eminim zavallı tebaası bir bir tutmuştu cetvelini..)
daha dün sabah su çaldığı için testiden, almadı mı selman’ın başını..?
selman ki ay yüzüyle ne güzel oğlandı..
şeyh zaten hep bir bahane arar dururdu.. selman, nicedir içini kemiren bir kurtçuktu..
halkın sevgilisi, iyiliğin, güzelliğin insan suretinde timsaliydi..
“- çöl güneşinde gölgem olsun sürme gözlerin..”
farslı şair halmina böyle anlatırdı onu.. her hareketinde bir ahenk vardı selman'ın.. adımları, su içerken ya da bir iş yaparken ellerini kullanışı, sesindeki o buğu..
annesi için döktüğü gözyaşları bile latifçe süzülürdü yanaklarından..
devesi gayra’yı güderken dudaklarını yarı aralar ve hoş bir seda ile seslenirdi;
“- yürü ey hurma gözlüm!”
gayra, sahibinin güzel sesini duyduğunda kızgın kumların üstünde değil de sanki bir hurma bahçesindeymiş gibi salına salına yürürdü efendisinin önünde..
yüzü gibi ruhu da güzeldi selman'ın, incitmek istemezdi hiç kimseyi, hiçbir canlıyı..
el halid'in farkettiği üzere, şeyhin tüm cariyeleri, karıları, ayağını yıkayan aylina dahi bu oğlanın güzel yüzüne yanıktı.. üstelik bunlar yetmezmiş gibi el halid’in babasının da göz bebeğiydi..
selman ne zaman el öpmeye o büyük şeyhin ziyaretine gelse; “- selman’ım!” der, ayağa kalkıp sıkı sıkı sarılırdı şeyh abdallah bin el halid..
oysa bir kez olsun böyle sarılmamıştı öz oğlu, varisi el halid'e..
içini kemiren ne çok kurtçuk vardı ahmad bin el halid’in.. en çokta bu kurtçuk..
işte bu yüzden bir an önce ezilmesi gerekiyordu..
çok sürmedi bahanenin bulunması..
selman’ın annesi çok ama çok hastaydı, vebadan ölmek üzereydi.. el halid’in tek bir sözüyle, bir gecede çadırını mühürleyip aşiretten ayırdılar..
yaşlı kadının çektiği acılar göz pınarlarını kurutalı yıllar olmuştu.. aslında çok da üzülmedi bu sürgüne.. sadece oğlu için üzülüyordu..
çünkü selman'ın kalbi, kilidi üzerinde kırılmış bir sandık gibiydi.. şu suskun, gül yüzlü oğlu olmasaydı önce sina çölünü sonra da bu dünyayı çoktan terk-i diyar etmişti maliha..
nelere dayandıysa, selman’ı için dayandı..
yüzünü kaplayan derin yarıklar her nefeste zayıf bedenini büyük acılarla sarsıyordu yaşlı kadının, yine de acılarının dinmesi için oğlu selman'ın elini biraz tutması yetiyordu ona..
*
fırtına dan bir gece önce..
*
maliha, sabah güneşini göremeyeceğini hissettiği gece son kez su istedi kurumuş dudaklarına..
muhterem anasının bu son isteği için neleri göze almazdı selman..
musevi bir aileden elli deve karşılığı satın alınan cariye yael el amram karşısında selman’ı görünce, şeyhi de unuttu, hiddetini de..
selman'ın nazik ve sonu ölümcül olan bu isteğini yerine getirmek için bir an bile tereddüt etmeden koşarak büyük çadıra girdi..
şeyhin gümüş testisinden suyu selman’ın çömleğine doldururken kalbi neredeyse bir kuş gibi kanatlanıp uçacaktı yuvasından..
biraz el halid'e olan korkusu da vardı elbet, ama şu an da testiyi tutan elleri titriyorsa ben-i israil güzelinin; bunun nedeni selman’dı..
her yerde vardır kulak hırsızları..
yok mudur?
habeşli köle zeyd, azad edileceği bir haber bulmanın sevinciyle dev cüssesini bir tulumun ardına saklamayı başarmış, gözlerini kocaman açarak yael'i gözlemekteydi..
elbette o sabah gördüklerini şeyhe böyle anlatmadı..
“selman gizlice gece yarısı çadıra girmiş ve gümüş testiyi çalmıştı..”
şeyh el halid'in deve hırsızlarını bile affettiği zamanlar oldu.. (karşılığında nelerini aldığından bahsetmek istemem..)
ama selman’ı affetmedi.. bir bahaneyle otağına çağırttı.. zeyd ve ikiz kardeşi cabir, özgürlük vaatleriyle ömür tüketmiş bu iki devasa köle, güçlü kollarıyla selman’ın narin omuzlarına çöktü.. bir diğer köle selman'ın uzun saçlarından kavrayıp narin boynunu şeyhine uzatıverdi..
el halid'in kılıcı ay ışığında bir şimşek gibi çaktı ;
- seyreyleyin şimdi cemalini!
el halid muradına ermişti.. baş düşmüştü..
kazığa oturtup otağın önünde tüm tebaasına, karılarına, cariyelerine, gılmanlarına, kölelerine selman’ın feri sönmüş iri gözlerini, ay yüzünü seyrettirdi el halid..
böylece annesinin son isteği de yerine gelmişti..
“su gibi aziz ol selman’ım!”
*
fırtına gecesi..
*
- nerede bu kadın!
kum fırtınasının içinden ilk önce kömür karası habeşli ikiz köleler belirdi.. ardından sürükle sürükleye getirdikleri güzel lamiah..
kınalı saçlarını ikiye ayırıp ince bir sicim gibi örmüşler ellerine dolayıp sürükleyerek getiriyorlardı onu..
bıraksalar fırtına uçururdu..
o kadar hafif, öylesine naif.. dokunuşları pamuk kadar yumuşak, dişleri inci beyazı, güzellerin bile aşık olduğu,
güzel lamiah..
ona sahip olmak isteyen birçok zengin bedevi muradına eremeden sina çölünde yitip gitmişti..
güzelliği, onun lanetiydi..
- yüz deve, üçyüz koyun ve üç büyük su kuyusu veriyorum..
demişti el halid.. lamiah, babası şemnun'un ardında belirdikten hemen sonra..
şemnun, büyüyüp serpildiğinde çok kazandırır düşüncesiyle üç sarı altına yemenli bir dilenciden satın almıştı bebeği.. kadın da lamiah bebeği, eşkıyaların saldırısına uğramış bir kervanı yağmalarken kumların içinde bulmuş, ve “- üç altın eder bu!” diyerek bohçasına sarıp gizlice kaçırmıştı..
ve şimdi lamiah bir servet değerindeydi..
şemnun, yüz develik o devasa sürüyü hayal etti, ve bu bile yetti.. hiç düşünmeden şeyhin önüne atıverdi lamiah'ı.. böylece hem bu lanetten kurtulacak, hem de büyük bir servete sahip olacaktı aklınca..
iki tarafta alışverişten memnun kaldı..
*
küçük bir bilgi ;
öğrendiğim kadarıyla birkaç eşkıya bu yemenli yağmacı kadını lanetli alışverişin olduğu gece evine dönerken üç sarı altın için acımasızca boğazlamıştı..
şemnun ise en son el halid tarafından kendisine bağışlanan su kuyusunun başında görüldü.. o günden sonra da ne aşirete döndü, ne de çölde izine raslandı..
aç şemnun! hazinesine kavuşamadan fırtınada yitip giden kaçıncı bedevi oldun şimdi..?
*
böylece lamiah, şeyh el halid’in en gözde zevcesi olmuştu.. onun gaddarlığını, kadınları nasıl hırpaladığını, bir hayvan gibi kullandığını bilenler bu narin güzel için sessizce gözyaşı döküyordu..
fakat el halid, onun hakkında duyduklarından ve korkusundan olsa gerek, lamiah’a elini bile sürememişti.. yine de genç kızı hırpalamaktan, eziyet etmekten, bir köle gibi çalıştırmaktan da hiç geri kalmadı..
*
şeyhin ayaklarının altına ucuz bir halı gibi serdiler çöl güzelini.. ağzına burnuna, iri gözlerine kum dolmuştu..
nefes almıyordu, titriyordu.. parmaklarından kanlar damlıyordu fakat inlemiyordu acıdan..
gözlerindeki kini çölün kumları bile perdeleyememişti..
dizlerinin üstünde zorlukla doğruldu.. bakışlarını bir an olsun kaçırmadı şeyhten ;
- zahmet etmişler şeyhim senin köpekler! zaten sana geliyordum.. boğazını bir deve gibi kesmeye geliyordum!
- sus kadın!
- elbet hesap sorarım bir gün!.. ama önce babana! o güzel adama sorarım hesabımı.. nasıl bir irin bıraktın bu dünyaya ey çöl kartalı ! hele bir dirhem canımı al da nasılsa görüşürüz öte tarafta!
el halid hiddetiyle, bakışlarıyla, gür sesi, gür sakalıyla nice delikanlı, yürekli bedevileri dize getiren korkusuz şeyh, titriyordu.. sinirinden olsa anlaşılırdı.. çünkü herkes bilirdi öfkesinin neye benzediğini..
ama bu titreme başka.. ayaklarından dudaklarına kadar yayılan bir titreme.. içten içe kemiren inceden bir sarsıntı..
bilinen ne kadar kötü isim varsa onu anlatıyordu.. gaddardı, acımasız ve merhametsiz.. her türlü oyun, hilekarlık, zorbalık ondaydı..
diğer şeyhler ve zengin tüccarlar arasında onun adı pek hayırla anılmazdı.. bir keresinde doğum yapmakta olan bir deveyi hiç acımadan boğazlamıştı.. bu nasıl bir vahşetti!
şair halmina'nın onun için de bir diyeceği vardı elbet ;
“- insanların yüreğine korku salmaktan zevk alan varlıklı bir ucubedir el halid!”
korkunun adıydı o..
fakat her güçlünün bir zayıf tarafı da vardır.. yok mudur?
aşıktı şeyh el halid..
taş gibi kalbine nereden girmişti bu kadın ? yanası gözler, çöl sıcağında şeyhi kim bilir kaç kez yakmıştı..
*
fırtınadan otuz gece önce..
*
- ey oğul, çölde aslan, otağında kuzu ol.. öfkene ve tebaana hakim ol.. gölgende yaşayanları koru, onlarla suyunu, aşını paylaş.. beddua alma.. can yakma, yaş akıtma gözlerden..
affet, sabret.. hepsinden çok da şükret..
ben geldim ve gidiyorum.. biliyorum ki bu yolculukta başka duraklar var.. ama sen de kalıcı değilsin.. sakın merhametini esirgeme halkından..
benden sonra beşyüz koyun kes, fakirlere dağıt.. su kuyularına ördüğün taşları kaldır.. kölelerinin hayır dualarını al..
sözlerim vasiyetim olsun, halkım emanetin..
oğul ahmad bin el halid tek söz söylemeden öptü babasının kansızlıktan çatlamış kuru ellerini.. sonra da kalkıp çadırdan çıktı, gerisin geri..
büyük şeyh abdallah bin el halid artık ömrünün son saatlerini tükettiğinin farkındaydı..
gözlerini kapatıp çölde kaybolduğu günlere döndü..
bazen ansızın herşeyi bırakıp çölün derinlerine giderdi, kimseler bilmezdi nerede olduğunu.. bir hafta, iki hafta gelmezdi.. bir defasında yine haber vermeden çıkıp gitmişti.. yanına çok sevdiği şahini şimal’i almıştı.. üç hafta sonra tam da halkının umutları tükenmişken, mahya tepelerinin üstünde bir gölge gibi belirdi.. yorgun ama mağrur.. bir omzunda çölün korkusuz kanatları şimal.. diğerinde azametli vahşi bir kartal..
haftalardır izini sürdüğü kartalı sonunda yakalamıştı..
o günden sonra da adı çöl kartalı olarak anıldı büyük şeyhin..
çöl kartalı canı gibi sevdiği şimal’i başından öptü, ayağına iliştirdiği mektupla son defa yıldızlarla dolu semaya saldı..
gece, ılık bir esinti sina çölünde..
kızgın bakırdan bir tepsi gibi asılı duran güneş henüz uyanmadı..
şimal kanatlanıp uzaklaşırken,
çöl kartalı abdallah bin el halid’in son kanat çırpışı fısıltı gibi dudaklarından süzülüp bir isme dönüşüverdi ;
“- janaan..”
**
y.a
Yorumlar