Kayıtlar

Aralık, 2008 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Bıçak Yarası 1

* buluşma yerine ilk gelen zümra oldu.. henüz erkendi, aslında yeterince erkendi.. nasıl olduysa, bir saat önce gelmişti.. hırpalanmış ölü yaprakları çiğnemeden aralarından geçip banka oturdu.. önünde yığınla sararmış yapraklar.. biraz ileride bir simitçi ve düşen yapraklara savaş açmış iki çöpçüden başka etrafta kimseler yoktu.. başını önüne eğip ellerine baktı bir süre, avuçlarına.. sonra ters çevirip çocukluğundan kalan sol elindeki yara izine.. aynı iz kardeşinin sağ elindeydi.. nasıl olduğunu bugün gibi hatırlıyordu.. ikisinin de elinde meyve bıçakları, oyun oynuyorlardı.. sonra da olan olmuştu. ikisi de kanlar içinde kalmıştı.. anneleri kanlı ellerini gördüğünde çığlığı basınca, bıçakları attıkları gibi korkudan sedirin altına saklanmışlardı.. zümra kanlı elleriyle yüzünü kapatmış, kendince kimsenin onu bulamayacağı karanlık ve gizli bir sığınak oluşturmuştu avuçlarının içinde.. annesi zümranın yüzünü de kan içinde görünce, fenalık geçirip halının üstüne yığılmıştı.. Sonradan yüz...

Öz

Resim
neyse özün, odur yansıyan.. bugün değilse, yarın.. sen bile bilmezken kendini, çıkar bir tanıyan.. ** y.a

Masal

* her cuma gelirdi.. heybesinde binbir gece masallarıyla.. yine bir cuma günü, sokağın önüne çıkıp yolunu beklemeye başladık.. saatler geçti, gelmemişti.. umudumuz tükenmiş olarak masalsız evlere dağıldık.. tam eve girecekken onu gördüm.. ayaklarını sürüyerek geliyordu.. heybesi delik deşik.. koşarak yanına gittik, toplandık başına.. amcam benim var mı masal ? bize ne getirdin ? yedi başlı ejderha, zümrüd-ü anka.. söyle bize gökten düşen elma bugün kimin ? * masalcı kaldırım taşına çöktü.. gözlerindeki yaşı mendiliyle sildi.. dağılmış sakalını kırık tarağıyla tararken bize bakıp göz kırptı ve gülümsemeye çalıştı.. her zamanki gibi ışıl ışıl bir gülümseme olmasa da çok mutlu olmuştuk.. sonradan öğrendik yağmaladıklarını, ortalarına alıp sopalarla dövdüklerini, ayakkabısının tekini ayağından çekip çıkardıklarını, heybesini parçaladıklarını.. başkaları da değil bunu yapanlar, m ahallemizin dayıları, amcaları, halaları, teyzeleri, hatta Anneleri.. yani bizim mahalleli.. bakkal bile vere...

Kül

- gri bir kül; geriye kalan. . * bir kış vakti bir ağıt yakar beni de yakardın.. sıcak küllerimde erirdi karlar.. toprak suyumu içer tomurcuklar filizlenirdi.. sonra bahar geldi sensiz.. bensiz.. ** y.a

Güzel

** güzellik bir sıfatmış, göze ve kulağa hoş gelen.. öyleyse yeni bir isim bulmalı.. sadece seni anlatmalı.. ** y.a

Sofra

- insan açlığın nasıl bir şey olduğunu kendini yemeye başladığı gün unuttu.. * sinek ziyafete başlamadan önce iki ayağını birbirine sürtüyor, bu hareketiyle bana tanıdık geliyor.. yılan, çatal diliyle lokmasını bütün olarak yutuyor.. aslanın sindirimi hassas, insanlar gibi.. bu yüzden pençeleriyle parçalıyor timsah, dişleriyle.. yemekten sonra sinek damarlara dolan taze kanı emiyor, keyif sigarası gibi.. geride, şişkin göbeğime açılmış küçük bir delik, bir izmarit, ve duman kalıyor.. çok şükür.. ** y.a

Sihir

Resim
- bu sadece bir sihir.. elimde tutmuş olduğum tavşan aslında şapkadan çıkmadı.. üstelik bu, tavşan bile değil.. bakın.. ! * kalabalık bir uğultu yayıldı salona.. ön sıralarda oturan kadın, sevgilisinin okşadığının, boynunu öptüğünün farkında değildi.. - canım bak, tavşan değilmiş! bu.. bu bir havlu sadece! ohh! gözlerime inanamıyorum! - hı hıı.. inanılmazsın.. elbette adam ne sihirle, ne de önce tavşana sonra havluya dönüşen nesneyle ilgileniyordu.. sihirbaz havluyu yavaş hareketlerle ve özenle katladı.. katladıkça ellerinin içinde küçüldü ve kayboldu.. kalabalık uğultu dalgalar halinde yeniden salonun içinde gidip gelmeye başladı.. - bunu nasıl yapıyor! tanrım! bak bak! şimdi de ağzından çıkarıyor havluyu! aaaa..! kadın adeta büyülenmişti, tıpkı diğerleri gibi.. * o salonda iki kişi uyanıktı belki de.. biri sihirbaz, diğeri de genç kadının sevgilisi.. adamın elleri bacaklarında dolaşıyor, sürekli kadının boynunu öpüyor, düğmelerini açmaya çalışıyordu.. sihirbaz sahnenin önüne ka...

Boşluk

* ne olduğunu değil, ne olmadığını biliyorum.. boşluk, içi boş bir kâse değildir.. cebinizin boş olması, yolların, caddelerin, kaldırımların bomboş olması da değildir.. hissizlik hali değildir boşluk.. ve bazen içine düştüğümüz o yokluk hissinden de farklıdır.. yine de onu henüz tanımlayamamış olmam, bir boşluk kavramının olduğunu, ama o boşluğun varolmadığını gösterir.. öyleyse; boşluk var mıdır / yok mudur ? varsa.. nedir ? yoksa.. nerede gizlidir ? anlamsızlık belki anlamsızdır, fakat boşluk da değildir.. o zaman, boşluk nedir ? ak sakalını topraklara bulayan geçmişin öğretilerinden arta kalan mıdır ? misal, ne kadar doluysak okadar boştu içimiz.. yoksa traşlı yüzlerin medeni dişlerinde parıldayan bir gölge mi? hani, ne kadar boşsak o kadar dolu! tükendikçe dolum, birikti boşum.. yakaladım işte seni varsın boşluk.. varsın gözüm, dilim, etim gibi.. bu, cümlelerimin çözümü, ruhumun kimyasal çözülümü.. dilimin matematiği.. bu, zihnimin bir türlü bulamadığı x değeri.. boş bir zamanda, ...

Kayıp

* onu ilk olarak, bir kayıp ilanında gördüm.. * yirmidört yaşında akli dengesi yerinde olmayan kızımız iki haftadır kayıp.. görenlerin insaniyet namına.. vesaire.. * sonra da garda gördüm.. rayların üstünde yürüyor kahkahalar atıyordu akli dengesi yerinde olmayan kız.. bu haliyle bir ipin üstünde cambazdan daha uzun süre kalabilirmiş gibi görünüyordu.. yine de koşarak yanına geldim ve raylarda olmasının tren ve yolcular için tehlikeli olduğunu söyledim.. - başkalarının hayatını tehlikeye atmak istemezsin değil mi ? - haha! komik olmaya çalışmak başlı başına komiktir zaten! hahaha! - hadi tut elimi! bak burası çok tehlikeli.. - yahu korkma! raydan düşmeyle bir şey olmaz! hem.. gelsene sen de! bak diğer ray boş.. hadi! - tamam! öyle olsun.. sağlı sollu geçen trenlerin arasında kalmıştık.. rayların üstünde birlikte yürümeye başladık.. o bunu uzun süredir yapıyor olmalı ki bir cambaz gibi seri adımlarla ve hızla ilerliyordu, bense sürekli düşüyor, biraz hızlı yürüyerek ona yetişiyor sonra...

Dev

* devasa cüssesiyle kalabalıkları ezerek ilerliyor caddelerde.. hayatı, ağırlıklar altında ezilerek geçmiş bir vücut geliştirmeci.. enerji içecekleri ve çikolata firmalarının vazgeçilmez yüzü.. reklamlarda çıkıyor, birkaç küçük filmde de kötü adamı oynamış.. çok az konuşuyor, ne sorarsanız sorun sadece tek kelimelik cevaplar veriyor ; - bu kaslara sahip olabilmek için ne yaptınız ? - çalıştım.. - ne kadar çalıştınız ? - yeterince.. - spor dışında bir uğraşınız var mı ? - var - araba yarışları, boks, çekiç atma, halter.. bunlardan biri mi ? - hayır ? - peki nedir ? - şiir.. - ah! çok ilginç ve hoş! peki bizimle ve seyircilerimizle bir şiirinizi paylaşır mısınız, çok seviniriz.. - tabii.. - .. - bekliyoruz ama ? - … - sanırım unuttunuz ! - unutmadım.. - o zaman ne bekliyorsunuz ? - gelmesini.. - neyin ! şiirin mi! hah hah! - evet.. - çok şakacısınız.. henüz yazmadınız mı yoksa ? - yazmadım.. - fakat o kadar bekleyemeyiz biliyorsunuz, vaktimiz kısıtlı, sırada reklamlarımız var.. - peki....

Yara

* biraz daha yazarsam azacak yaralarım belki birazcık daha kanamalıyım.. ** y.a

Çöl Güzeli 7

Resim
* biraz soluklanmanın ne yeri ne de zamanı.. yine de geriye dönüp baktığımda, yitip gidenleri anımsadığımda, yeryüzü cehennemi diye bilinen sina'yı kimlerin bu hale getirdiğini anlayabiliyorum şimdi.. güneş her zaman yakıyordu, akrep hep sokmuştu.. bu uçsuz bucaksız kumları milyonlarca yıl ellerimizi kürek yapıp biz taşımıştık oraya.. sina'da nereyi sulasanız birkaç hafta içinde yeşil bir vaha oluşabilirdi.. anladım ki; çöl değildi yürekleri yakan, bizdik.. hele içimizde öyle insanlar da vardır ki insan kisvesi giyip ormanları katleden, kendi neslini soyunu kurutan, çölü dahi bulandırıp cehenneme çeviren.. şimdi sina bir ölüm vadisi.. görebildiğim tüm gölgeler güneşi perdeleyen şu kuzgun sürüleri.. onlar da ölen, ölmekte olan tüm canlıların peşine düşmüş leş avcıları.. bir kuzgun da insan suretine bürünmüş.. işte el halid, sormuyorum artık neden diye.. derler ki, el halid bu zulmü lamiah'a duyduğu aşk yüzünden yapıyor.. karşılıksı...

Çöl Güzeli 6

* sina çölünde hayat ya ayaklarının altında ya başının üstündedir.. göklerde yıldızlar birer kandil gibi asılı durmaktayken, en az yıldızlar kadar kalabalık olan kum taneleri de çıplak ayaklar altında oynaşmaktayken, başka ne düşünebilirdi selman ? ömrünce deniz nedir, üç beş ağaç yan yana nasıl durur bilmemiş, görmemiş.. kurumuş su kuyularına taş doldurmakla, kervanlara rehberlik etmek ve yeri geldiğinde onlara hamallık yapmakla geçti gençlik yılları.. tıpkı annesinden gördüğü gibi.. tıpkı şair Halmina’nın geceyi gündüzden beklemesi gibi, o da kendi sessizliğine çekilmek için hep geceyi beklerdi.. hayat onun için ayaklarının altında yaşadığı bir zorunluluk, başının üstünde asılı duran ışıklı bir avize.. bu yüzden gece olduğunda bambaşka biri olurdu.. sırt üstü kumların serinliğine uzanır saatlerce yıldızları seyrederdi.. kayan bir yıldız gördüğünde hızla yerinden doğrulur sanki onu yakalayacakmış gibi peşinden koşardı.. güneş kızgın bir tepsi gibi tepelerden çıkıncaya kadar bu ...

Çöl Güzeli 5

* beni aşkın kör kuyularına attın, belki bilmeden.. gözlerinin karasına düştüm, kimse görmeden.. ay bile kıskanır seni, saklanır sevdiğim, sen gelmeden.. * kadın eli değmiş satırları belki binlerce kez okumuştu selman.. her bir satırı usulca öpüp, katladı ve heybesine koydu yeniden.. bazı geceler sina çölüne öyle bir sessizlik çökerdi ki uykusunda geviş getirmekte olan gayra’nın hörgücüne sırtını yaslayarak, aşkını hurma kağıtlarına yazan selman’ın kaleminden çıkan hışırtılara uyanırdı annesi.. bu sesleri dinlemek, halmina’nın şiirlerini okumak kadar keyif verirdi ona.. ne aşiretten ayırmaları, ne aç susuz bırakmaları, hor görmeleri.. hayatta hiçbir şey oğlunun sessizliği kadar onu derinden üzmemişti.. maliha için; ayırdılarsa, çadırı değil selman’ı ayırdılar aşkından.. hor gördülerse, kendisini değil , selman’ı hor gördüler.. oğlunun yüreği böylesine dağlanmışken, için için yanmaktayken, akreplerin, yılanların bile uyuduğu şu karanlık saatlerde sadece oğlu uyanıkken yaraları yüzü...

Çöl Güzeli 4

* ey göklerin efendisi bu senin son kanat çırpışın, son nefesin şimdi ait olduğun yerdesin.. uzatma böyle pençelerini mahzun ne olur.. yoksa kara haber mi getirdin.. halmina * kum fırtınasından altı gece önce.. * tam yirmidört yıl çöl kartalı abdallah bin el halid’in sadık hizmetkârı olarak semayı arşınlayan, en çok arzuladığı kartalı avlayarak janaan’ı savunmasız ve yalnız bırakan, bir kervan için aylar sürecek çölü, bir uçtan bir uca yemeden içmeden sayısız kereler geçerek, kâh güzel kâh acı haberler götürüp getiren, arap yarımadasının, sina’nın, kızıl denizin kıyılarını kendilerine yurt edinmiş onlarca aşiretin ve devletlerin kutsal simgesi, halkların efsanesi şahin şimal, gözleri kızıl bir deniz renginde, siyah peçeleri, çelikten pençeleriyle, efendisinin elinde salındıktan onaltı gün sonra kursağı boş, kanatları yorgun, taşıdığı haberin ağırlığına daha fazla dayanamayarak, düştü şair halmina’nın kucağına.. kim görse tanırdı onu peçelerinden, pençelerinden, gözlerinden ve kanat ç...

Çöl Güzeli 3

* ey nergisi kalbimin.. yoluna kurban olduğum.. çöl güneşinde gölgem olsun sürme gözlerin.. halmina * - bu saatte gölgelik bir yerde dinlenseniz iyi olur, sizi bulduğumda baygın haldeydiniz.. - ayağım.. - endişelenmeyin, neyse ki akrep tabandan sokmuş.. zehrin kana karışması zaman alır.. yarayı kesip zehri çıkardım.. biraz dinlenmelisiniz.. çadırımız hemen şu tepenin ardında.. - allah razı olsun evladım.. - tutun elimi şimdi.. genç bedevi, yaşlı kadını devesine bindirdi.. - yürü ey hurma gözlüm! gayra, ahenkli adımlarla salınırak kızgın kumların üstünde ilerlemeye başladı.. bir an ayağının acısını unuttu halmina.. daha önce hiç böyle bir bedevi görmemişti ömründe.. simsiyah sakalları oldukça düzgün taranmıştı.. kömür karası gözleri iri badem gibi açılmış ve kirpikleri sürmeliydi.. kızgın güneşin altında gözlerini kısmadan devesinin hemen ardından yalınayak yürümekteydi.. devenin üstünden başını çevirip selman'a bir kez daha baktı.. bu sıcakta böyle bir göze bakmak, halmina’nın iç...

Kısır Döngü

iletişim konuşmaktan çok, anlamaktır. . * - dinlemiyorsunki beni! - tabii ki dinliyorum! - ne dedim az önce ? - seni dinlemediğimi... - hayır! ondan önce! - sen değil, ben anlatıyordum sevgilim! - saçma!.. peki ne anlatıyordun ? - dinlemiyorsun ki beni! - tabii ki dinliyorum! - ne dedim az önce ? - seni dinlemediğimi... - hayır! ondan önce! - sen değil, ben anlatıyordum sevgilim! - saçma!.. peki ne anlatıyordun ? - dinlemiyorsun ki beni! ** y.a

Çöl Güzeli 2

* ey janaan! ey çöl güzeli! her bir kum tanesi ağlıyor ardından.. bu fırtınalar ondan.. halmina * elli develik bir kervan ip gibi dizilmiş alev sarısı çölde ilerlemekteydi.. zayıf ve hastalıktan ölmek üzere olan dişi bir devenin hörgücüne değersiz eşyalarla birlikte yüklemişlerdi janaan’ı.. sıranın en gerisinde ve giderek açılan bir arayla kafileyi takip etmeye çalışıyordu.. kervan ilerlerken, ve çöl yanıp kavrulmaktayken, kucağında henüz doğurduğu lamiah, annesinin işaret parmağını sıkıca kavramış, iri gözleri kocaman açık, sanki bir gölgeye, loş bir ışığa bakar gibi, gülümseyerek annesine bakıyordu.. ve janaan, kendisine yaşadığı tüm acıları unutturan bebeğini bağrına basmış, güneşten parlak, beyaz ve saf yüzüyle , yavrusunu emziriyordu.. janaan, dilimin varamadığı sıkıntılara maruz kalmış, çektiği sıkıntılar yüzünden her yılda on yıl yaşlanarak kâh deve üstünde, kâh çölün sıcak kumlarında çıplak ayaklarıyla ömür tüketmiş kimsesiz, yersiz yurtsuz bir kadındı.. ne bir deve v...

Çöl Güzeli 1

bölüm 1 kum fırtınasının olduğu gece.. * şeyh ahmad bin el halid bir aslan gibi fırladı döşeğinden tüm heybetiyle ; - o hatun otağıma gelecek ! el halid isteyecekti de istediği olmayacaktı.. hak getire! çil yavrusu gibi dağıldı köleler sina çölünün dört bir yanına.. kum fırtınası başlamak üzereydi, lakin el halid’in hiddeti kum fırtınasının dehşetini çoktan gölgelemişti.. onun ağzından çıkan her söz bir kanundu.. kaç kelle düşürdü otağın önünde.. (eminim zavallı tebaası bir bir tutmuştu cetvelini..) daha dün sabah su çaldığı için testiden, almadı mı selman’ın başını..? selman ki ay yüzüyle ne güzel oğlandı.. şeyh zaten hep bir bahane arar dururdu.. selman, nicedir içini kemiren bir kurtçuktu.. halkın sevgilisi, iyiliğin, güzelliğin insan suretinde timsaliydi.. “- çöl güneşinde gölgem olsun sürme gözlerin..” farslı şair halmina böyle anlatırdı onu.. her hareketinde bir ahenk vardı selman'ın.. adımları, su içerken ya da bir iş yaparken ellerini kullanışı, sesindeki o buğu.. annes...

Durak

* yalnızlığı, odamda saatlerce otururken değil, kalabalık bir otobüs durağında beklerken anlıyorum.. çaresizliği, terkedildiğimde değil, o durakta bilet bulamadığımda anlıyorum.. sonra otobüs gelip alıyor tüm yolcuları ben kalıyorum.. cebimi yokluyorum öylesine.. sadece bir boşluk lime lime olmuş bir kumaşın lifleriyle oynuyor ellerimi ısıtıyorum.. reklam tabelasında hayatlar, taksitle.. cebimle ve tabelayla oyalanırken.. yeni yolcular geliyor durağa kalkıp yer veriyorum bir çocuğa bir yaşlının omzuna dokunup bayramını kutluyorum bir güzele gülümsüyor, oradan ayrılıyorum.. ** y.a

Esaret

* salıvermek bir kuşu, hürriyeti için.. seninse esaretin.. ** y.a

Ayrılık

* bir kuş, nasıl besler yavrusunu? kursağında öğütür yemi.. sokar gagasını boğazına yediğim senin olsun, içtiğim senin yavrum benim.. ilk, nasıl uçar bir kuş ? kanatlarını açar anne gökyüzüne çırpar yemi öğrenen uçmayı da öğrenir.. kanatlanıp havalanır ve dönmez bir daha yuvaya.. ** y.a

Veda

anlatıcı; - sarhoş ramos iki kez yaralanmıştır bu savaşta, kanlı ayaklarını sürüyerek içeri girer.. sarhoş ramos ; - ah bella.. işte burdayım.. süngü ucunda ziyan olmasın diye sana sunuyorum kalbimi.. gabriella ferri - remedios * hadi..! devam et.. şarabından içerken, şarkımızı söylerken, bu uğursuz savaş kanımızı dökmeden ve bizi ayırmadan, devam et çiğnemeye.. bana şarabı sevdiren senin şu çıplak ayakların.. kafalarını ezdiğin şu üzümler, hiç de zavallı değiller ayaklarının altında seni bir daha göremeyecek olan ben kadar.. devam et sevgili , çiğne kalbimi üzüm gibi.. ** y.a

Doğum Günü

* - kalemin nerede ? - ödünç verdim birisine - yani yazamıyorsun.. - evet… - peki al bunu kullan o zaman.. - ama.. bu benim kalemim! nerede buldun bunu ? - çaldım.. verdiğin kişiden.. seni böyle görmeye dayanamadım.. - ben.. - sus lütfen.. sadece yaz.. göğsüne sıkıca bastırdığı defterini açıp masasına oturdu.. elleri titriyordu.. özlemişti kalemini.. onun için hayatta önemli iki şey vardı; yüzüğü, ve karısının ona evlendikleri gün hediye ettiği bu kalem.. yüzüğü bir mazgal aldı.. elini kentin pisliklerine sokup karıştırdı fakat bulamadı.. Kahrolmuştu.. eve gidemedi birkaç gün.. karısı onu her yerde aramış, bulamayınca da polise haber vermişti.. sonunda bir bardan çıkardılar.. alkol komasındaydı, ambulansla hastaneye kaldırdılar.. - ben.. çok üzgünüm sevgilim.. çok üzgünüm.. kaybettim onu! - hayır kaybetmedin.. bak burada.. hastanede yattığı süre içinde, karısı yüzüğün aynısından kuyumcuya yaptırmıştı. içine de tıpkı kendi yüzüğünde olduğu gibi, evlilik tarihlerini ve “bu bizim doğum gü...