Kayıp Kent

*

onbin yıllık antika..

bir gözyaşı şişesi,
ve yanında topraktan yeni çıkmış pahası tozunda,

eski bir el yazması..

müze yolunda aniden önlerine çıkan ihtiyar; bakınca yüz yaşlarında ve yüzünde binlerce yıl gömülü çizgilerin arasından, geceden koyu bakışlarıyla iki görevliyi süzerek bir silah gibi doğrulttu asasını, sakin bir ses tonuyla şişeyi ve el yazmasını istedi..

bir gece vakti karanlık giyimli, eli sopalı yaşlı bir kaçık.. çok güldüler önce bu haline, korkularını gizlemeye çalıştıkları gözleriyle.. üstelik iyi de olmuştu, uykuları kaçmıştı, ve zaten yazma dediğin nedir ki, şişe desen binlerce benzeri var müzede..

işte bu bahaneyle uzattılar şişeyi, el yazmasını.. ve hiçbir şey olmamış gibi donuk bakışlarla müzenin yolunu tuttular..

ihtiyar adam şişeyi yan cebine, el yazmasını ise özenle katlayarak karanlık ceketinin iç cebine yerleştirdi, ve kazı yapılan antik kente geri döndü..

kendinden emin bir şekilde dimdik yürüyerek geçip gitti uyumakta olan süreyyanın, asistanların, ve yorgun işçilerin arasından..

şişeyi ve yazmayı kim bilir kaçıncı kez çıkarıldığı yere yeniden gömdü, toprağın üstünü bir fil gibi ağır ağır adımlayarak çiğnedi, izleri elleriyle sildi ve bastonuyla toprağın etrafına geniş bir daire çizdi.. sonra da profesörün başucuna kadar gelip, yarı aralık gözlerinin arasından bir sis halinde rüyasına sızdı..

süreyya rüyasında, uzun yıllar süren araştırma ve çabalarının en nadide meyvesini bulmuş olmanın verdiği o büyük heyecan ve şaşkınlık içinde bir elinde kalın merceğiyle masaya yatırdığı el yazmasını inceliyor, diğer eliyle yıllanmış bir şarabı yudumluyordu..

ihtiyar, bir nem bulutu gibi masasına çökünceye kadar onu farketmedi..

gözlüğünün üstünden dikkatlice karşısında oturmakta olan kişiye baktı, çekmeceden gizlice silahını çıkarır gibi, merceği el yazmasının üstünden ürkek ve yavaş hareketlerle kaldırıp ihtiyarın yüzüne doğrulttu,

ve camın diğer tarafında,

onbin yıl geriden kendisine bakmakta olan genç, gözleri karanlık adamı gördü..

hayatı, geçmişi topraktan kazımakla geçmiş bir kadın, süreyya..

tarihi kalıntılar üstünde,

derin bir nefes çekip hıçkırdı uykusunda




tom mcrae - vampire heart

*

ve ağlamaya devam etti rüyasında..

“sakin ol..” dedi karanlık adam;

“belki merceği bıraksan iyi olacak..”

süreyya, titreyen ellerinden biriyle masanın kenarına sıkıca tutundu, diğer eliyle de yavaşça merceği el yazmasının üstüne bıraktı..

ıslak gözleri bir şişe gibi devrilmiş, tüm masayı ıslatmıştı..

“uzun zaman oldu senin için..” dedi karanlık, uzanırken el yazmasına..

anlaşılan kadının hıçkırıkları onu pek de etkilememişti.. yazmayı rulo yapıp ceketinin iç cebine yerleştirdi.. üzeri kalın tortularla kaplı şarap şişesinin dibinde kalan son birkaç yudumu da içmesi için süreyyaya uzattı..

“ uzun zamandır bu parşömeni arıyordum..” dedi, ve kalan şarabı bir yudumda tüketti süreyya..

“öyle mi ? aslında sen beni arıyordun..”

“ ah evet.. seni arıyordum tabii.. “

“ben olmadan bu, sıradan bir kağıt parçası senin için.. “

karanlık ihtiyar doğru söylüyordu.. el yazması dünyada var olan ya da binlerce yıl önce çoktan silinmiş birçok lisanın bile dışında, çok farklı bir dilde yazılmıştı.. mevcut bilinen hiçbir dilin yakınından geçmiyordu.. ne tanıdık bir harf, numara ne de bir simge vardı.. kullanılan her ne ise sağdan mı okunuyordu yoksa soldan mı, yukarıdan aşağı mı.. bilinmiyordu..

böyle olunca da yazı olduğu bile şüpheli, fakat en az onbin yaşında olduğu kesin olan çok değerli, tarihi bir parşömendi onun için.. ya müzede sergilenecek, ve önündeki metal şeritte kısa bir not olarak "bilinen en eski parşömen" dışında başka bir şey yazmayacaktı..

ya da bu el yazması sayesinde on yıl önce yine karşılaştığı bu ihtiyarı yeniden bir şekilde bulmuş olacaktı.. süreyyanın asıl amacı da buydu zaten.. o yüzden, parşömeni ve gözyaşı şişesini bulunduğu gün müze görevlilerine teslim etmiş ve son birkaç gündür geleceğini kesin bildiği karanlık adamı beklemeye başlamıştı..

hazırlıklı sayılırdı..

belki bugün yarın, kazı çalışmaları sırasında sıradan bir işçi gibi karşısına dikilecekti ihtiyar, ya da uyumak için çadırına giderken arkasından bir fısıltı kulağına sokulacak, bir el omzuna dokunacaktı.. bu kadar hazırlıklıydı herşeye..

heyecanlı bir bekleyişti..

fakat bu şekilde, uyurken rüyasında gafil avlanacağını hiç düşünmemişti..

doğru ya..

bu bir rüya mı? bu bekleyişin amansız bir hastalık gibi.. uyanıkken göremediğini,

rüyalarına mı davet ettin ?

uyanabilir misin süreyya ?

gözlerini sıkıp yeniden aç, bağır çağır, masayı yerinden oynat hadi!

tüm çalışma notlarını, yıllarını, çözdüğünü sandığın tüm o yazıların anlamlarını paramparça et şimdi..

içindeki sesleri dinledi.. hepsini yaptı, uyandığını, aniden bu rüyadan kurtulduğunu düşündü..

gözlerini sıkıp, yeniden ve yeniden açtı..

ter içinde kalmış çarşafı üzerinden atıp yatağın üzerinde doğruldu.. omuzları tutulmuştu, kulağı çınlıyordu..

saatine baktı,

sabahın henüz üçü..

hava almak için çadırından dışarı çıktı.. soğuk kuyu suyuyla yüzünü yıkadı, serinleyip kendine geldi, yıldızlara baktı.. derin bir nefes çekti, daha da rahatladı..

"yazma çoktan müzeye varmıştır.." diye düşündü..

çadırına yöneldi..

içeri girmek üzereyken bir el omzuna dokundu,

“süreyya..” dedi kulağına rüzgârlı fısıltı..

geri döndüğünde onu,

kuyunun başında beklerken gördü..

**

y.a

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

hasta

hasta

hasta