Büyücü
*
insan elinden çıkma, küçük, yapay bir tepeye mevzilenmiş gözetleme kulesinin sarı kerpiç duvarlarının ardından yükselen gri dumanlar, rüzgârın da yardımıyla etrafımı sarıp sarmalamış ve gözlerimle birlikte genzimi de yakmıştı.. artık geri dönemezdim, olduğum yerde durup başımı dumanın geldiği yöne çevirdim, ve o yoğun dumanların arasında beni gözetlemekte olan kişiyi aradım.. tombul ve yaşlıca bir kadın, beyaz işlemeli tülbentini bir maske gibi kullanarak saçlarını, burnunu, ağzını ve çenesini kapatacak şekilde kat kat başına dolamış, kısık ve kırışık gözlerle öylece bana doğru bakıyordu..
dumanıyla bana bir mesaj göndermişti.. bir tür hipnoz etkisi yaşıyordum.. emre itaat etmem bekleniyordu, tüm cesaretimi toplayıp -şahin tepesi adını verdiğim- tepeyi tırmanmaya başladım, yaklaştıkça genzimi yakan o yoğun kokuyu daha çok içime çektim.. kuru çalılar ve ince ince yarılmış odunların harladığı ateşin içinden çıkan yumuşak çıtırtıları dinledim..
*
dinlendim..
*
ve kuleye ulaştım.. elinde uzun ve oldukça kalın oklavasıyla -sihirli sopasıyla- beni bekliyordu.. duman ve çıtırtıların kaynağında, tandırın hemen yanında, tüm zamanların belki de en rahat bağdaşını kurmuş, şalvarına bulaşan un tortularına aldırış etmeden, ve gözlerini de bir an olsun benden ayırmadan, sol elini leğenin içine daldırıp bir sıkımlık hamuru çekip çıkardı ve tahtanın üstüne fırlatıverdi.. üstünü yeniden unlayıp bir iki ters düz etti ve acımadan sert bir şekilde tokatladı..
sonra da oklavasını, boynuma kılıcı dayar gibi hamurun tepesine bastırdı..
sanki öfkesini benden değil de hamurdan çıkarıyor gibi bir hali vardı..
*
hala bana bakıyordu, ben de korku dolu gözlerle diğer herşeye.. yanmakta olan odunlara, yanacak olan kuru çalı çırpıya, ocağın üstünde piştikçe kabaran ekmeklere, ve bu yaşlı kadına, sıkı sıkıya kavradığı oklavasına, benim için beklettiği küçük zavallı hamur yumrusuna..
sonunda tülbentini çenesinin altına çekip birkaç dişin arasından ıslık gibi çıkan sesiyle seslendi ;
- gözleme isten mi oğul ?
- isterim..
*
ve o bilmiş gözleriyle ilk kez yaşlı bir gülümseme takındı yüzüne, neli sevdiğimi bile sormadan, hamuru bir yaprak gibi açıverdi hemen, avuç avuç peynir serpti, avuç avuç nane ve kimyon.. ve domates kırıntıları,
ve zehir gibi acı bir avuç yeşil biber..
kaldırıp ocağın üstüne yapıştırdı benimkini..
fokurdayan çaydanlığın yanına oturmam için eski bir minder atarken altıma,
odunları karıştırıp dumanı yeniden şekillendirdi, ve aşağıda, beni az önce etkisi altına alarak durdurduğu yerden öylesine geçmekte olan bir çiftin üzerine,
gittikçe kabaran,
acılı ve peynir kokulu
o sıcak mesajını gönderdi..
*
**
y.a
insan elinden çıkma, küçük, yapay bir tepeye mevzilenmiş gözetleme kulesinin sarı kerpiç duvarlarının ardından yükselen gri dumanlar, rüzgârın da yardımıyla etrafımı sarıp sarmalamış ve gözlerimle birlikte genzimi de yakmıştı.. artık geri dönemezdim, olduğum yerde durup başımı dumanın geldiği yöne çevirdim, ve o yoğun dumanların arasında beni gözetlemekte olan kişiyi aradım.. tombul ve yaşlıca bir kadın, beyaz işlemeli tülbentini bir maske gibi kullanarak saçlarını, burnunu, ağzını ve çenesini kapatacak şekilde kat kat başına dolamış, kısık ve kırışık gözlerle öylece bana doğru bakıyordu..
dumanıyla bana bir mesaj göndermişti.. bir tür hipnoz etkisi yaşıyordum.. emre itaat etmem bekleniyordu, tüm cesaretimi toplayıp -şahin tepesi adını verdiğim- tepeyi tırmanmaya başladım, yaklaştıkça genzimi yakan o yoğun kokuyu daha çok içime çektim.. kuru çalılar ve ince ince yarılmış odunların harladığı ateşin içinden çıkan yumuşak çıtırtıları dinledim..
*
dinlendim..
*
ve kuleye ulaştım.. elinde uzun ve oldukça kalın oklavasıyla -sihirli sopasıyla- beni bekliyordu.. duman ve çıtırtıların kaynağında, tandırın hemen yanında, tüm zamanların belki de en rahat bağdaşını kurmuş, şalvarına bulaşan un tortularına aldırış etmeden, ve gözlerini de bir an olsun benden ayırmadan, sol elini leğenin içine daldırıp bir sıkımlık hamuru çekip çıkardı ve tahtanın üstüne fırlatıverdi.. üstünü yeniden unlayıp bir iki ters düz etti ve acımadan sert bir şekilde tokatladı..
sonra da oklavasını, boynuma kılıcı dayar gibi hamurun tepesine bastırdı..
sanki öfkesini benden değil de hamurdan çıkarıyor gibi bir hali vardı..
*
hala bana bakıyordu, ben de korku dolu gözlerle diğer herşeye.. yanmakta olan odunlara, yanacak olan kuru çalı çırpıya, ocağın üstünde piştikçe kabaran ekmeklere, ve bu yaşlı kadına, sıkı sıkıya kavradığı oklavasına, benim için beklettiği küçük zavallı hamur yumrusuna..
sonunda tülbentini çenesinin altına çekip birkaç dişin arasından ıslık gibi çıkan sesiyle seslendi ;
- gözleme isten mi oğul ?
- isterim..
*
ve o bilmiş gözleriyle ilk kez yaşlı bir gülümseme takındı yüzüne, neli sevdiğimi bile sormadan, hamuru bir yaprak gibi açıverdi hemen, avuç avuç peynir serpti, avuç avuç nane ve kimyon.. ve domates kırıntıları,
ve zehir gibi acı bir avuç yeşil biber..
kaldırıp ocağın üstüne yapıştırdı benimkini..
fokurdayan çaydanlığın yanına oturmam için eski bir minder atarken altıma,
odunları karıştırıp dumanı yeniden şekillendirdi, ve aşağıda, beni az önce etkisi altına alarak durdurduğu yerden öylesine geçmekte olan bir çiftin üzerine,
gittikçe kabaran,
acılı ve peynir kokulu
o sıcak mesajını gönderdi..
*
**
y.a
Yorumlar