Kayıtlar

2013 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

hasta

toplumu yüzdelik rakamlarla anlatan, insanları yüzdelik oranlarla şekillendiren, daha doğrusu böyle oranların olduğunu sananların mental sorunları olduğu çok açık.. elimizde bıçak ve masada ağzımızı sulandıran leziz, kocaman bir pasta olmadığı sürece toplum asla dilimlere ayrılarak anlatılacak bir tatlı olarak görülemez„ bu oranlar üzerinden siyaset yapanların her birinin potansiyel birer kaçık olma ihtimalleri her zaman çok yüksektir.. evet bu insanların kaçık ve sapkın olma olasılıkları bana göre %100’dür..
68leri ve 80 kuşağını akademik anlamda çözdüklerini söyleyen sosyal bilimci profesör yaftalı insanları dinledim bir kanalda,, parlak, cilalı ve oldukça geniş bir masa etrafında canlı yayında konuşuyorlardı, 31 mayıs eylemlerini, sebeplerini, gençlerin ruh hallerini vs masaya yatırmışlardı,, hala anlamadığım birşeydir bu toplumbilimcilik, bu sosyal olgulara akademik değerler yüklemek, ona bilimsel yaklaşmak bana çok sahte geliyor,, samimi değil bu insanlar, ya da öyle olduklarına kendilerini inandırdıkları için kitleleri ikna edebiliyorlar,, tabii isimlerinin önündeki yaftaların bunda etkisi büyük,, işte bu profesörler böyle söylüyordu; "68leri ve 80 kuşağını akademik olarak çözdük, o kuşaklarla ilgili elimizde geniş bir arşiv, ve çözümleme mevcut, o kuşakları iyi analiz edebiliriz, fakat şimdiki nesil hakkında akademik bir bilgimiz yok, çok iyi araştırmamız gerekiyor" diye devam ediyor,, bakıldığında gayet mantıklı bilimsel bir açıklama gibi görünebilir bunlar; ama bence bir ...

hasta

düşünüp taşındım, ve anladım ki en samimi, en içten yakarış, en saf duygularla kağıda dökülen duygular hep yarım kalıyor„ sonunda asla bir nokta, ve bir sonuç cümlesi olmadan öylece kalakalıyor masada„ yanıbaşında ucu kırılmış bir kalem, ve kanepeye uzanmış tükenmiş bir beden..   en içten duygular asla anlatılamaz, yazılamaz, çizilemez„ bu dünyada hiçbir güç onları çizgilerle ve renklerle anlatamaz..

bir tespit

"bazıları kan görmeye dayanamaz, ama yine de taze ve sulu çileği, narı ve kirazı afiyetle yer.." yıllar önce düşünüyordum, ve o zaman yazmıştım bugünü; bu not; şimdi daha bir oturdu yüreğime.. bu tıpkı kurşun gibi„ fırlayıp gitti mermi, izi ve dumanı ağzımda yer etti.. şimdi daha iyi anlıyorum neden bu lafı ettiğimi.. tüm masumane çıkışlar, mazlumu oynamalar, şefkatli ve kucaklayıcı konuşmaların arkasında işte şu kıpkırmızı nar ve kirazlar yatıyor„ sizin sepetiniz boş, onlarınsa ağzı ve gözü sulu..  hepsi bu, hepsi.. y.a

hasta

orada burada ılımlı konuşanları aklım almıyor, neyi yumuşatıyorsunuz, yumuşatıcı mısınız siz? provokasyona gelmeyin diyorsunuz ama asıl siz provokatörlere alet oluyorsunuz farkında mısınız ? sanırsın bu ayaklananların hepsi terörist, hepsi cahil, hepsi kandırılmış; hayır tabii ki -büyük kısmını tenzih ederim ama aranızda şunlar bunlar var- demek nedir? nasıl başladığını unutma, neden böyle olduğunu„,  bedenlere tazyikli su sıkmanın seni durduramayacağını iyi biliyorlar artık, taktik değiştirdiler, senin affetmediğin medya senden özür diledi ya, artık taksimde, canlı yayınlarda piknik yapanları gösterir durur„  aklınla ve yüreğinle çıktın meydanlara, karşındakiler ister üniformalı, isterse sivil takım elbiseliler olsun, bu adamların yüzlerine iyi bak, tarihi ve geçmişi hatırından çıkarma, oyuna gelme artık, gelme.. - ben bunu böyle istiyorum, ve bunu alacağım! de.. zaten onların da yaptığı şimdiye kadar hep bu değil miydi ? hepsi bu, gerisi laf-ü güzaf.. ...

hasta

şimdi gelelim meselenin özüne ? insanlar kendi bağımsızlıkları için ayaklandılar, ağzından son zamanlarda hakaretten başka doğru dürüst yapıcı hiçbir söz çıkmayan başbakana karşı taksimi ele geçirdiler,  ülkenin daha birçok yerinde kendi direniş sahalarını oluşturup oraları dokunulmaz, girilemez, ele geçirilemez ilan ettiler.. yoğun gaz dumanları altında halen devam eden bir isyan söz konusu;; gibi görünse de durum,  meselenin özü bağımsızlık, hak ve adaletin aranması değildir..  bazı liderler - yakın komşu ülkelerde bu liderleri yeterince gözlemledim- kendi söylemlerinin kurbanı olmaktan çok, uzun yıllar süren dikta rejimlerinin, birileri tarafından -halk değil-, sadece birileri tarafından alınan kararlarla "eh artık, buradan bize pay yok!" düşüncesine kurban olarak yitip gittiler, kalanlar da kaçınılmaz sonlarına doğru hızla gidiyorlar.. bu değişimlerin olması "birileri" için gerçekten de hayati bir gerekliliktir, bu sayede o "birileri" yaşar, büyür, ve ...

hasta

Resim
biber gazı, ya da insanları dağıtmak için kullanılan o diğer gazlar adları ne olursa olsun, verdikleri zarar bakımından hepsi de birer kimyasal silahtır, sana, çevrene bir şekilde zarar verir, canını bile alır,, bu ve diğer silahları hep isyanları bastırmak, kaosu önlemek adına kullanan hükümetler, devletler ne kadar büyük bir insanlık suçu işlediklerinin yeterince farkında değiller,, bir insanın düşünüyor, üretiyor, sorguluyor ve tepkisini gösteriyor olması o kadar güzel, öyle muhteşem birşeydir ki bununla ne kadar övünse azdır aslında,,  her biri böyle olan bireylerden oluşan bir toplumu düşünmek, ne güzel bir rüya! adına polis denen bu zırhlı yaratıkların yaptıkları şey sadece kalabalığı dağıtmak değil, her birimizin içindeki o asil duyguyu yok etmek istiyorlar, sizleri gören ama incelemeyen, dinleyen ama sorgulamayan,  tepkisiz, eylemsiz yaratıklara dönüştürüyorlar,,  toplum olmaktan çıkıp sürüye katılmanız için,, sonra arkanızdan bir değnek, bir deh sesi,, ve nereye ...

hasta

sen bir domino taşısın ve ardınsıra düşerek gelen diğer taşların hemen sonundasın, bakınıp durma arkana, merak etme önünde sonunda sıra sana gelir ve sen de düşersin„ sonra bir görüntü çıkar ortaya„ ama senin bu manzaradan haberin bile olmaz, olanı biteni göremez ve anlayamazsın„ tek avunduğun şey; bir şeylere faydan, bir etkin olduğu inancına sahip olduğundur artık„ kuru bir avuntu bu, son nefesine kadar süren bir yalandan başka sahip olduğun hiçbir şey olmadığı için, evet sanırım bu nedenle kuru bir dala, susuz bir toprağa yapışıp kaldın.. aslında yapabilirdin, çıkabilirdin aradan! ya da üzerine düşen o taşa yüklenebilirdin var gücünle, ama yapmadın, kalemine itibar edip gözlerine inanmayı ve kulaklarına güvenmeyi seçmedin.. bir manzaranın bir parçası olmak, tek idealin; yaşamının tek gayesi bu oldu.. işte son nefesin ve zaten hayatta da tek yapabildiği bir mezar taşı gibi ayakta durmak olan sen; domino taşı.. artık bu döngü bittiğine göre, manzaranın tadını başkaları çıkarabilir.. ...

yeni dünya düzeni

illuminati, herşeyi gören göz, subliminal telkin ve mesajlar,  yeni dünya düzeni, işte tüm bunlar gücün ve siyasetin verdiği ayarla medyanın, sinemanın ince eleklerinden içeriye, evinize, odanıza zehirli ama tatlı bir duman misali yavaş yavaş süzülüyor„ yeni de değil„ uzun zamandır, uzun yıllardır böyle.. artık bilinçaltınıza gizlice girmesinin, bir gergef gibi işlenmesinin çok da bir önemi yok„ herşey tüm çıplaklığıyla ve olanca gücüyle, rahatlıkla anlatılabilir„ zaten bu saatten sonra kimsenin buna bir itirazı da olmaz„ yaşanan sıkıntılardan, acılardan, mutsuzluklardan ve sıkılganlıklarından sıkılmış olan sıkılganlar çetesi için beklenen andır bu an; o müthiş ego, yani “sen”, senin “hevesin”,  isteklerin, senin hayatındır en önemli olan„  kendini keşfediyorsun artık, aynalar, gökkuşağının yedirengi, ve herşeyin tepesinde olan o iri göz; senin gözün„  işte bu bir uyanıştı senin için„ kendi odan, kendi zevklerin ve sana ait şeyler vardı bu dünyada„ böyle düşündüğüne ...

uykudan önce

yatmadan az önceydi; uzandığım yerden kalkıp yatağıma uzanacaktım, ayaklı bir sersem gibi yürüyordum, yani ayaklarımı sürüyordum,, içeri girdim,  (- burada, yatak odasında ışığın ne işi var ! ) çevirdim, çevirdim ve söktüm lambayı,, uykudan az biraz öncesiydi.. evet birden çok hesabım var, ama ikiden çok değil, belki bir fazlası, toplasan üç eder etmez, içimdeki diğerleri buna isyan ediyor çoğu zaman; “burada sıkışıp kaldık kurtar bizi!”  “hayır, olmaz” diyorum„ sonra başlıyor sızlanmalar, ağrılı sızılı geceler geliyor arkasından.. ama ne anlar onlar, içimde olsalar bile nereden bilecekler benim ne hissettiklerimi„  şimdi sola dönüyordum, böylesi daha iyi, daha sessizdi,, yine de; “hayır, olmaz işte, bir susun, susun!”,   “bir tanenizi daha kaybedemem” diyordum„ y.a

hasta

nasıl da dank etti kafama, enseye tokat gibi, gökten düşen bir çekül misali, önce acı bir feryatla uyandım, ama sonra; uyanmıştım işte! kendime gelmiştim adeta; neydi bu zehir„ hem içiriyor, hem de içiyordum; işte o saat bırakmıştım şiiri, yazmayı ve okumayı.. y.a

hasta

Resim
bir yerlerde sürü varsa, orada çoban da vardır„  çobanın olduğu yerde onun köpekleri de olur„  nereden mi biliyorum ; - çünkü ben bir kurdum! y.a

hasta

ara ara hep aklıma gelir  hayvan sevgisi;  ve ne zaman bu sevgiyi düşünsem sevmekten soğurum„ bir köpeği sevmek, bir kuzuyu okşamak, kuşlara yem vermek, tüylü yaratıklarla güzel bir kareye girmek için saatlerce elinde fotoğraf makinesiyle öylece kalakalmak; tüm bunlar bana çok saçma, ve bir o kadar da aptalca geliyor..  nedir sevgi ? sevmekten ne anlıyoruz;  içinde acıma ve hoşlanma duygusunu barındıran, şefkatli ve yumuşak, sıcak bir el mi değiyor başınıza„  sizi ısıtan şey gerçekten de içinizi ısıtıyor mu ? düşünceler bir trenin vagonları gibi birbirine bağlı ve uzun bir tünelde akıp gidiyordu, tünelin sonu gelmiyordu bir türlü, tünel karanlıktı ve günlerden geceydi,  uğultulu bir yolculuktu, uğultu sessizliği temsil ediyordu adeta, onu dinlerken sessizliği dinliyordum, karşımda, kafaları birbirlerinin omuzlarına düşmüş biri yaşlı biri genç iki kadın ve adam„ koridorda ayak sesleri bile yok, bu saatlerde en iyisi uyumak belki, ama o da yok işte,...

piyon

" deprem, fırtına, yağmur ve volkan dünyanın yapıtaşları, hayatın ana damarlarıdır.. onlara felaket diyendir bize asıl felaketi getiren„  fikirlerdir içten içe çürüten ve bir daha, yeniden ve yeniden yeşermemizi hiç istemeyen..  din ve şeytan arasında gidip gelen, bocalayan, harcanan milyarlarca yaratık yüzünden yaşanıyor tüm sıkıntılar„..“  karşılıklı durmuş konuşuyorlardı„  sesleri başlarda çok yüksekti, çığlık gibiydi adeta,  sonra giderek fısıltıya dönüştüler,  neydi böylesine gizli saklı olan, plan neydi ? ikisi de aynıydı, birisi beyaz, diğeri siyahtı.. y.a

hasta

Resim
hayatımıza bir zehir gibi girdiler, bizi içten içe sömürdüler ve sömürmeye devam ediyorlar,, onların bir "göz"ü var -üzerimizde olduğunu söyledikleri-, ama boktan görüyorlar, bu aldanışlarını haykırmak isterdim fakat sağırlar, üstelik sağır olduğumuzu sanıyorlar,, nefesimi tüketmek istemem doğrusu, yormadan şu kalemi, ve bıkıp usanmadan biriktirerek içimdekileri, bir volkan gibi taşacağım günler de olacak,. ateşi sevdiklerini söylüyorlar her defasında, oysa koca bir yalan, insan sevdiğinden korkar mı, yaklaş da sarılayım sana kızıl kollarımla, yalamak istiyorum derini kızarmış dilimle.. tüm azametiyle ufukta nöbet tutmuş bu sıradağlar olduğu sürece içimde en ufak bir korku yok,, şu toprağın içi,  işte benim içim..  ben bir çekirdeğim..

hasta

ne bakıyorsun! diye az kafa atmadılar, az dalmadılar hani, zamanla; -ulan bu ne ezikliktir böyle! dedi kendine,  ve her zamanki gibi sıradan bir gündü, dışarı çıktı, içinden yeminler ediyor, bol tükürüklü ağzından havaya küfürler saçıyordu, kararlıydı,  karşısına ilk çıkacak adama şöyle sağlamından bir teklik çakacaktı, ama kafasıyla değil, çünkü kafasını seviyordu, yumruk desen, onu da pek gözü tutmuyordu, güvenemediğinden değil, kazara kemikli birine denk gelirse o zaman ne olurdu, aman! düşünmesi bile korkunç! dedi ve hemen o anda vazgeçti hamle yapmaktan, ama ayakları iyiydi, gençlik yıllarında tekvando yapmıştı, ayaklarına gerçekten güveniyordu,  çıkmadan önce ne olur ne olmaz diyerek külodunu çıkarmış, rahat ve hafif ince kumaşlı bir pantolon giymişti,  şöyle  kaldırıp kafasına çekiç gibi çakacak ya! yapabileceğinden emin olmalıydı, içinde ve dışında tüm hazırlıklarını yapıp dışarı işte bu hınçla çıkar çıkmaz sokağın başına kadar ısınmak için koşarak gitti...

hasta

bir bilseydi ne güzel olurdu, hiçbir yerden gelmediğini, ve hiçbir yere gitmediğini bir anlasaydı, bir yerlerde çoğaldıkça sıkıştığını, azaldıkça ıssızlaştığını düşünen insan bir bilebilseydi alt tarafı küçük bir dairenin içinde oradan oraya zıp zıp zıplamaktan fazlasını yapamadığını; ne olurdu hali? bir savaş mı başlatırdı toprağında, kendi ahırını mı yakardı isyan edip, ya da yeni bir yaratılış efsanesini mi yazmaya koyulurdu; nasıl başlardı mesela bu efsane, nasıl biterdi ? bildikten sonra kendisinin de küçük, simsiyah bir nokta olduğunu, acaba hangi cümlenin ve hangi hikayenin sonunda kendisine bir yer bulabilirdi.. y.a

notlar

belki kelimelerin bir ruhu, duygusu var gibi görünüyor okundukları zaman, oysa tek başına herşeyi ifade edebilme, anlatabilme gücüne sahip olan şey sözcükler değildir„  ne kadar çok yazarsanız yazın,  ne kadar kalın ciltleriniz olursa olsun, hiçbir ifade şekli onun kadar net, onun kadar keskin ve anlaşılır değildir.. işte bu yüzden çoğu zaman anlamasam da sadece bana hissettirdiğin şeyler için bile, seni çok seviyorum, matematik„ y.a

hasta

ben herşeyi içine alacak bir daire çizeceğim,, ama herşeyi, acıyı, mutluluğu, zevki, gözyaşını, sevgiyi, ihaneti, nefreti, yalanı, dürüstlüğü, soyut ve somut olanı, görünen görünmeyen, bilinen ve henüz bilinmeyeni, inanılanı inanılmayanı, canlıyı ve diriyi, iyi ve kötüyü, basit ve özeli, varlığı yokluğu,  sesi, sessizliği, tüm renkleri, derinliği, katıyı, sıvıyı,  zamanı ve herşeyi içinde tutan bir daire çizeceğim,,  elbette bir yerinden tutup başlayacağım çizmeye,  ve başladığım yere geldiğim gün, yani tam bir daire olduğumda ve benim dışımda hiçbir şey kalmadığında,, ağzımın kenarında tetikte bekleyen o köpüklü balon havalanıp içindekilerle birlikte patladığında,, yani susmayı bırakıp konuştuğumda; şöyle diyeceğim;  - artık daire diye birşey yok.. y.a

hasta

galiba en güzeli buydu, yarım olmak, kör topal yürümek.. “bana işimi öğretme!” dedi usta„ elinde rendeyle tahtanın üstünde hiç durmadan gidip geliyordu, belli ki işini çok seviyordu„ ihtiyar onu bir kez daha uyarmak istedi, “yanlış yapıyorsun ama!” * adam zaten ter içinde kalmış, yetiştirmesi gereken bir iş var, ve tahtada istediği gibi değil, daha fazla dayanamadı ve rendelediği tahtayı eline aldı ; ”al! oldu işte, hepsi bu kadar, güle güle kullan” diyerek henüz bitmemiş olan bastonu ihtiyara doğru uzattı.. ihtiyar son bir gayretle yanıbaşında oturduğu hızardan destek alarak ayağa kalktı; “işin de baston da senin olsun” dedi ve topallayarak ağır aksak girdiği kapıdan hızla dışarı çıktı.. y.a

hasta

insan aşık olur diyorlar, saçma! şöyle deseler belki daha doğru olurdu, insan bazen hasta olur, hastalanır.. bir de şu var, hani, zıt kutuplar çeker birbirini diye„ hayır efendim, siz ona çekmek diyemezsiniz, düpedüz haksızlıktır bu, bunun adı kısaca kapılmaktır, birisi aslında sabittir, duruyordur yerli yerinde, siz ona doğru bir hamle yapar kaptırıp gidersiniz, sanırsınız ki bir yerlerde çarpışmışsınız, yok efendim, olur mu hiç öyle, dönüp kendinize bakın, bir de önünüze lütfen! çok rica ederim.. ha insan aşık olur, olmaz da değil, ama aşık olduğu kendisidir„  yani kadın erkeğe, kendinde olmayan şeyleri onda bulduğu için, yani erkek kadına, kendinde olmayan şeylere sahip olduğu için değil, sadece onu, kendisini bir ayna gibi yansıttığı için aşık olur, başka da bir gizemi yok,  saçmalama freud musun nesin! yanlarından geçip giderken hiç durmadan konuşuyorlardı, bir adam, bir masa ve bir tabure, üç kişiydiler„ iki çay, bir de simit istiyorum, dedim kadına.. y.a

ahlak

Resim
ahlak, henüz insan eli değmemiş, dini telkinlerle şekillenmemiş, bir şekilde acı tatlı haliyle bile bize henüz dayatılmamışken, çok uzun zamanlarda, bir yerlerde işte böyle karşımıza çıkmış olmalı.. bu iki canlıyı bir araya getiren, onlara paylaşmayı öğreten doğa, kaynağını acaba nereden almıştı ? neyi okumuştu da bu ikili, paylaşımı öğrenmişti.. en ağır felsefi, ve en kalın kutsal kitapların hangisinde geçiyordu ve ne olmuştu da bu efsanelere -ki  tozlu sayfalardan fırlayıp gözümüzün önüne kadar gelerek bize en saf ve içten halleriyle böylesine bir gösteriye soyundu bu yaratıklar..? y.a

hasta

sürekli olarak medeniyetin, insan gelişiminin tam olarak ne zaman ve nerelerde başladığına, nasıl ilerlediğine dair çılgınca bir araştırma var, oysa asıl bakılması gereken şey belki de gelişimin tam olarak nerede sekteye uğradığı, bozulduğu ya da durduğudur.. *  en yaman çelişkilerden biri;  muhtaçlar –ki ben onları vatandaş, yurttaş gibi isimlerle biliyorum -tarafından yapılan bir seçimle yönetime gelen bir liderin almış olduğu kararları, yine onu seçmiş olan ve kendisinde bu karar alma yeteneğini göremeyen,  başkalarının kendileri adına karar vermesine muhtaç olan yüzbinlerce, milyonlarca, milyarlarca vatandaş, yurttaş topluluklarına onaylatmak zorunda kalmasıdır.. * duvar, yapan için değerli, kutsal ve hayranlık vericidir, onu aşabilen kimse içinse bir hiç.. y.a

raskolnikovun rüyası

Resim
resim; john simm, crime and punishment “raskolnikov iyileşmeye başlayınca, hastayken gördüğü düşleri hatırladı.. ateşler içinde yatarken, sayıklamalar arasında korkunç düşler görmüştü.. asyanın derinlerinden avrupaya doğru bugüne dek görülüp duyulmamış bir kıran geliyordu.. seçkin birkaç kişi dışında herkes ölüyordu.. insanların bedenlerinde yeni birtakım kurtçuklar, gözle görülmeyen yaratıklar türüyordu.. ama akıl ve iradesi olan yaratıklardı bunlar.. bunları bedenlerine alanlar cin tutmuşa dönüyor, deliriyordu.. öte yandan, insanlar kendilerini hiç, ama hiçbir zaman, bu yaratıkların pençesine düşenler kadar akıllı, gerçeği bulduklarından emin hissetmemişlerdi.. verdikleri kararları, yaptıkları bilimsel araştırmaların sonuçlarını, ahlaki ve dini inançlarını hiçbir zaman böylesine şaşmaz doğrulukta bulmamışlardı.. bütün köyler, bütün kentler, tüm dünya, tüm insanlar bu hastalığın pençesindeydi, herkes deliriyordu.. kimse kimseyi anlamıyor, herkes telaş içinde koşturuyor...

hasta

Resim
büyük ve küçük kavramlarını içtenlikle kabul ediyoruz, çünkü en basitinden; bir çocuğa her  zaman küçük gözüyle bakıyoruz, bu da bizim, kendimizin bir büyük olduğunu kabul ettiğimiz, ya da şöyle diyelim; sandığımız anlamına gelir..  zaten bundan daha doğal ne olabilir! fakat gözden kaçan birşeyler var bu işte,  bu kendi kendimize yutturduğumuz safsata doğa yasasıyla kabulleniriz tüm tiranları, sultanları, kralları.. o andan itibaren bir çocuk gibi değil belki ama, bir “küçük” gibi düşünmeye başlarız ve bu nedenle büyükleri her zaman olduğu gibi, sadece biz küçükler yaratırız.. y.a

Mahler Symphony No.5

Resim