Tanrıça

*

yedi gün süslediler şivayı..

alnının ortasından yaldızlar serpiştirilmiş hortumunun ucuna kadar uzanan kızıl desenleriyle son kınasını da yaktılar.. tombul ve güçlü baldırlarına, ayaklarına, dünyanın en güzel kızlarının, en kışkırtıcı halkalarını, halhallarını taktılar..

sırtına altın işlemeli gümüş yeleği vurdular.. karnının etrafından dolaşarak ön ve arka ayaklarının arasından geçirdikleri gümüş zincirlerle bağladılar..

habeşin bu kutsal dişisinin ölüm saçan mızrak misali uzun ve sivri dişlerini kan rengine boyayıp, muskalarını taktılar..

onu günlerdir süsleyen büyücü kadınlar yüzlerini binbir renge boyamış, saçlarını harman yemiş buğday sapları gibi sağa sola savurmuş, gözlerine kan yürümüş, ölülerinin külüne bulanmış kuru ve sarkmış derileriyle bambaşka bir yaratığa dönüşmüşlerdi..

ateş yakıp etrafında yedi gün zılgıt çektiler tanrıça için..

koca fil, yerin onlarca metre altına inen demir kazığa, kalın zincirlerle bağlanmış gelin kız gibi süslenirken, kölesinin sunduğu altın tastan kutsanmış suyu kana kana içti..

karnı iyice şiştikten sonra hortumuyla tası kavrayıp ateşin orta yerine fırlattı.. altın tastan geriye kalan ganjın bulanık ve kirli suyu büyük ateşi söndürmüş, ve böylece hazır olduğunu tüm zılgıtlara, çıngıraklara ve çengilere göstermişti şiva..

yaşlı karılar, nefes alan, kıpırdayan, kıvranan tüm canlılara haber ettiler çıngıraklarıyla..

kana susamıştı, kan istiyordu Şiva

binlerce erkeği nice savaşlarda ayaklarının altında karınca tanesi gibi ezmiş, beyaz mızraklarına tespih taneleri gibi dizmişti, ve binlerce ok, kılıç, balta darbesi de almıştı elbet.. bedenindeki her bir kesik, her yara izi, tek bir habeşliyi bile öldürmeye yeterdi..

kalktı borazanlar sabah güneşine karşı.. ulu ağaçlarda bekleşen gözcü maymunlar ellerinde zillerle, dünyanın en büyük ordusunun tozu dumana katarak gelişini haber etti..

kulakları sağır eden vahşi ulumalar eşliğinde ağır ve büyük bir toz bulutu, köyün girişine kadar yaklaştı, davullar ve ulumalar sustu,

toz bulutu dağıldı..

üçyüz iri kıyım kölenin parıldayan kafalarının üstünde kurulu olan tahtından inip toprağa ayak basan raca, yoluna serpilen siyah ve kırmızı gül yapraklarını çiğneyerek köyün girişinde tüm azametiyle hortumunu bir borazan gibi kaldırmış onu beklemekte olan tanrıçanın önüne kadar eğilerek geldi..

şiva, ağzı köpük köpük, iffetli bir gelin olmaktan çıkmış, kudurmuş fil ordusunun en gaddar tanrıçasıydı..

et namına gördükleri her şeyi parçalamak için ileri atılarak zincirlerini koparmalarına ramak kalmış vahşi bengal kaplanlarının önünden sakin ama devasa adımlarla geçip, en ön sırada yerini aldı..

raca için o çok değerli bir savaşçıydı..

kutsaldı..

tanrıçaydı!

ordusu gücünü ondan alıyordu..

raca, önce eğilip şivanın tombul ayaklarını öptü, sonra da önünde secdeye kapandı.. kendi elleriyle ülkenin en yaşlı ve kutsal kadınının, annesinin okuduğu kılıcını hortumuna bağladı..

insan kanına batırılmış fırçasıyla mührünü vurup, alnından öptü..

savaş kızılca bir kıyamet..

kopmak üzere!

racanın fil ordusu yeniden tozu dumana katarak ilerlemeye devam ederken, zılgıtlar başladı, çanlar çatlayıncaya, borazanlar, davullar patlayıncaya kadar çaldı..

fillerin ayakları altında ağaçlar bir bir devrilerek, şivaya yol açarken,

ateşler yeniden harlanıp

tanrılara dualar edildi

zafer için,

tanrıça şiva için..

**

y.a

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

hasta

hasta

hasta