Melek 1

- ve dedi: -en kof ceviz bile kırılmak ister..

tolstoy

*

dalgınlığıma geldi..

o da sadece birkaç saniye belki..

kitaplara bakıyordum.. aslında öylesine bakınıyordum.. seni izliyordum.. her kitaba yavaşça dokunuyor, tümseklerle dolu bir yolda ağır aksak, okşayarak ilerliyordu ellerin..

bazen tümseklerden birinde daha da yavaşlıyor, gözlerini kapatıp içini okuyordun, sayfaları çevirmeden..

gülümsüyordun birinde,

bir diğerinde ise yüzün asılıyor, dişlerini sıkıyor, ağlıyordun..

o kadar çok kitap var ki..

her birine gömülü acılar, mutluluklar..

bir başkası seni o halde görse, günlerdir burada olduğunu düşünebilirdi.. ben, en azından birkaç saat daha kalabilirsin diye düşünmüştüm. bu yüzden bir an seni izlemeyi bırakıp, önünde durduğum rafların birinde, kapağında tolstoy’un uzun sakallı halinin resmedildiği kitabı elime aldım..

biliyorsun değil mi ? bazı kitaplar vardır.. herkes karıştırır, önüne ortasına arkasına bakar.. sonra da ait olduğu yere, küf kokulu raflara geri döner..

ben de öyle yapmıştım.. sayfaları karıştırdım, tanıdık gelen birkaç cümleyi okudum;

“ve dedi: - en kof ceviz bile kırılmak ister.. olgun yemişler tutunamaz ağaca.. öyleyse kabuğum kırılacak diye hayıflanmamalıdır insan.. toprağa düşmemek için çırpınmamalıdır meyve.. düşün! bir şeyin geldiği yere dönmesi kadar sevindirici ne olabilir? “

dalmıştım yazıya..

belki, birkaç saniye..

başımı kitaptan kaldırdığımda, seni bıraktığım yerde göremedim.. gitmiştin..

kaybolmuştun aniden.. hemen, kitap reyonlarına bakan görevliye koşup seni tarif ettim..

gülerek kapıyı gösterdi bana;

- az önce çıktı!

tolstoy’u tozlu raflarında bırakıp dışarı fırladım.. etrafıma bakındım, seni bulamayınca, karşı yolda soğuktan ellerini ovalamakta olan simitçinin yanına gittim..

seni sordum..

gülümseyerek;

- abi şu tarafa gitti!

hiç duraksamadan simitçinin söylediği yöne doğru koşmaya başladım.. birkaç saniye içinde nasıl olur da benden bu kadar uzaklaşabilirsin ki!

durdum.. soluklanıp dizlerimin üstüne çöktüm, biraz dinlendim.. etrafıma bakındım yeniden.. bir zabıta, seyyar satıcıyla kavga ediyordu.. davetsiz bir soytarı gibi aralarına girip kavgalarını böldüm;

- pardon!

seni sordum onlara da..

az önce hararetli bir şekilde kavga eden adamlar, düşmanlığı ve kavgayı unutmuş, saflarını sıklaştırmış, birbirlerine gülerek bakıyorlardı.. dost olmuş gibiydiler..

ikisi de gülerek, aynı anda ama farklı yolları gösterdiler..

iç güdülerim, seyyar satıcıyı dinlemem gerektiğini söyledi.. eski düşman yeni dost bu iki kahkaha adamını orada bırakıp koşarak alt geçide indim, ana yolun karşısına geçtim..

yeniden etrafı inceledim, her yere baktım.. her köşe başına, her taşın altına ve hareket halinde olan olmayan her şeye..

nereye gittin..

kuş olup uçmuştun sanki..

gökyüzüne de baktım bilinçsizce..

nefes nefeseydim.. az ilerideki otobüs durağında bekleyen yolcuların yanına gidip, her birine tek tek bir kez daha sordum..

seni tarif ettikçe; bir kadın küçük oğlunun elini daha sıkı tutup kendine doğru çekti.. yaşlıca bir adam tarifimi ya duymamış, ya da anlamamış olacak ki yeniden tarif etmemi istedi..

tekrar anlattım bıkmadan..

- oğlum gözlerim iyi görmüyor! ama buradan geçseydi kesin görürdüm öyle bir kızı!

liseli iki kız öğrenci bana bakıp kıkırdayarak, az ötede beklemekte olan arkadaşlarına doğru gitti..

hareketlerinden bir şeyler çıkarmaya çalışıyordum.. yoksa onlar mı görmüştü.. neden bana söylemiyorlar,

neden aralarında konuşuyorlar.. gizli saklı ne vardı!

kendimle konuşurken, öğrenciler koşarak yanıma geldi.. içlerinden beyaz gömleğini pantolonun dışına bırakmış, ağır kokulu bir jöleyle kıvırcık saçlarını birbirinden ayrı kavaklar gibi dikmiş olan öğrenci, içindeki sigara dumanını dişlerinin arasından yüzüme tıslayarak üfledi;

- abi birlikte arayalım.. daha kolay buluruz! dedi..
- tamam o zaman.. siz şu yöne bakın, ben de bu tarafa gidiyorum.. ama fazla uzaklaşmayalım, görürsek birbirimizi duyabileceğimiz mesafelerde kalalım..

umutlarım tükenmişken, yorgunluktan bir adım daha atacak halim kalmamışken, bu genç destek moral olmuştu bana..

sonradan fark ettim ki hepsi de tersi istikamette güle oynaya gidiyorlardı.. günlük malzemelerini bulmuşlar, kahkahalar atarak eğleniyor gibi görünüyorlardı..

şaşkındım ve üzüntülü..

tolstoy, birkaç saniyede benden seni, hayatımı çalmıştı.. kendime lanet okuyordum sürekli..

- neden okudun o yazıyı neden!

bir anlık dalgınlık, birkaç saniye içinde yaşadığım bu kayıp! sahip olduğum her şeyi alıp götürmüştü..

ayaklarımı sürüyerek boş bir banka oturdum..

bir süre gözlerimi kapatıp, başımı dizlerimin arasına aldım..

doğrulduğumda yanımda oturuyordun..

seni kanatlarınla, altın sarısı saçlarınla tarif ettiğimde, hepsi de gülmüş, alay etmişti. üstelik seni kaybetmem için yanlış yerleri tarif etmişlerdi..

şimdi yanımdaydın işte..

gülümsüyordun beyaz dişlerinle,

ışıl ışıl gözlerinle

sarıldım sana,

yaldızlı kanatlarınla

sarıldın bana..

sıcaklığını hissettikçe gözlerim kararmaya başladı..

zihnimde tolstoy’un sözleriyle, kendimi sana bıraktım;

“ toprağa düşmemek için çırpınmamalıdır meyve. düşün! bir şeyin geldiği yere dönmesi kadar sevindirici ne olabilir? “

**

y.a

Yorumlar

Emre Küçükoğlu dedi ki…
Harikulade

Gülümsedim,

ve devam ediyorum gülümsemeye

:)

Yüreğine Sağlık
** dedi ki…
çok teşekkürler emre..

Bu blogdaki popüler yayınlar

hasta

hasta

hasta