Kayıtlar

Kasım, 2008 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Gözyaşı

* doksanbeş yaşında ihtiyar bir adamın babasının mezarını ziyaretinde çocuklar gibi ağladığına şahit oldunuz mu ? çocuklar gibi.. düşünerek seçtim, dikkatlice yaptım benzetmemi yürümek için hep destek almak zorunda bastonundan, ve torunundan.. konuşsa anlamazsınız ya da duyamazsınız sesini.. gücünü yitirmiş, tükenmiş ve tüketmiştir herşeyini.. gözyaşı dışında.. mezarın başına geldi, taşa dokundu, dualarını okudu çocuklar gibi ağladı.. sesli gürültülü oldukça sulu bir şekilde gözlerinin feri gitmiş , ama gözyaşları bitmemiş.. ağlamanın güzel olduğuna inanıyorum.. bir şiirdir ağlamak, diyorum mısra olup süzülen yanaklardan yaşamın ta kendisi.. doğumla başlayan ölümle biten.. ** y.a

Sarhoş

* karar vermiştim.. bir gece tüm şişeleri bitirene kadar içecek, sarhoş olacaktım.. sonra da o kafayla sana yazacaktım.. tek sorun, sarhoş olduğumda bunu hatırlayacak mıyım? yazabilir miyim ? tek korkum da buydu.. kapandım odaya, ışıkları söndürüp, mumları ve tütsüyü yaktım.. sek içilmesi tehlikeli olan ne varsa dizdim önüme.. müziği de açtım.. bir liste hazırlamıştım kendim için.. hani vardır öyle içmeden sarhoş eden şarkılar.. daha çok havaya girmek için, ve sarhoş olduğumda yazmayı hatırlamak için, yazdıklarını okumaya başladım.. bir kadeh, iki kadeh, derken sayamaz oldum kadehleri kadeh dediğime bakmayın, en ucuzundan su bardakları işte şarkılara eşlik edemiyordum artık, yazını okuyamıyordum.. bir iki yuvarlandım.. halıya geçirdim tırnaklarımı.. - sakin ol! sakin ol..! sakın unutma sarhoşken yazacaksın.. unutma! midem kabul etmiyordu daha fazlasını, başım dönüyordu, kulağımda uğultuya dönüştü müzikler.. kendimle boğuşuyordum.. - sakın pes etme..! sakın! sonrasını hatırlamıyorum.. s...

Acı Tatlı

* yaşadığın şeyin acısını değil tadını çıkar.. yaktı diye biberi, akan gözyaşını yanan dili suçlama.. ne anne suçlu, yemeğe kattığı için ne de pazarcı, sattığı için.. toprak bile suçlu değil yarıp bağrını güneşe çıkardığı için.. ekenin suçu yok toplayanın da.. yanmaktayken şimdi dilin, bir göz odada, bir çocuğa mamadır belki.. işte budur biberin kaderi ve yemeğindeki davetsiz acıdır kaderin.. yaşayacaksan bir şeyi acısını değil tadını çıkar.. ** y.a

Ceylan

* ceylan olup kaçıyordun tozu dumana katarak ben, peşine düşmüş aç bir aslanım.. isteseydin, yakalayamazdım ama ölmeyi istedi ceylan.. yakaladım kollarını, sonra omuzlarını sıkıca sarıldım beline.. boynuna dişlerimi geçirip seni toprağa yıktım.. ellerini ellerimle, ayaklarını ayaklarımla bağladım.. yerin ve göğün arasına hapsettim seni.. bu açlık, zayıflatsa da beni, güçsüz kılsa da bir o kadar vahşileştirdi.. ve bir ceylan için ne hafif ne de uysalım.. dudaklarımdan sızan kan senin kanın bu senin etin, senin tadın.. şimdi açlık bana ölümü değil hayatı veriyor.. gözlerine bakarken donuyorum.. işte o an, çözülüyor bağın.. yelemden tutup beni altediyor, ellerimi ellerinle, ayaklarımı ayaklarınla bağlıyorsun.. ** y.a

Dere

* kızlar dereye iner çamaşır bahanesiyle firar eder oğlanlar, tarlalardan yosmalara bu yüzden iki yakası dolu derenin sıra sıra kızlar sıra sıra oğlanlar yosunlu bir kaya üstünde ezilir tulumlar, etekler, geceden kalma lekeli çarşaflar.. bir muhabbet başlar karşılıklı türkü eşliğinde gönderilir işlemeli mendiller .. sonra bir ses duyar genç kız heyecanlanıp entarisini dereye kaptırır.. oğlan ki sevdalı, gözü kara sigarasını atar, çıplak bedenini suya atar.. kaçamak ve yaramaz bakışlar uğruna peşinden bir oğlan daha.. sürüklenirler entari yle birlikte tutup iki ucundan çekiştirirler.. kızın hoşuna gider bu kavga.. oğlanlar derede tutuşmuş bir alev topu sırılsıklam aşıklar kıza.. fakat ne çare, soğuk sular yetmez ateşi söndürmeye.. parçalanır entari si damarlı, nasırlı ellerde paramparça olur aşkları.. çünkü kız bir ses duymuştur uzakta.. kaldırıp başını hasretle , dağın kavisli, çiçek dolu yeşil entarisine, yırtmacına bakar.. kalıp sabun gibi eriyen kalbiyle köpürürken dere ...

Oyun

* henüz olgunlaşmamış buğday başağını çıplak bileğimden omzuma giden o kavisli yolun ucuna iliştirirdim.. kazağın üstünden okşadıkça yol alırdı.. omuzlarıma kadar çıkardı.. ilerledikçe geçtiği yerlerde hafif acıyla birlikte bir kaşıntı verirdi.. başta sevimli güzel bir buğday başağıydı tüyleriyle içimi gıdıklayan, ama sonradan bir kurtçuk gibi olur, canımı yakardı.. çıkartmak isterdim fakat çıkaramazdım.. geldiği yoldan dönmezdi başak.. yapısı buna uygun değildi. içime girmişti bir kez.. daha fazla dayanamayıp kazağımı çıkartır, ters yüz eder onu yapıştığı yerden kurtarırdım.. kendimi kurtarırdım.. sonra annem görmesin diye gidip yine onun çantasından gizlice arko kremini alır başağın kızarttığı yerlere sürerdim.. bu bir oyundu.. bilerek , defalarca ve gizlice oynadığım bir oyun.. ** y.a

Masal

* destansı bir giriş yapmak istedim aşkı anlatırken.. ama o bana dur.. dedi.. dur! sonra destan yazmayı bırakıp çocuklara masallar anlattım bir varmış bir yokmuş aşk gibi.. ** y.a

Deney

* dahi fizik profesörü; yedi yaşında liseyi, onbirinde üniversiteyi birincilikle bitirip, ülkenin, ve diğer ülkelerin en saygın bilim adamları sıralamasında en tepeye çıktıktan sonra, ve henüz yirmili yaşlarına geldiği bugünlerde, yüzyılın en önemli araştırması için bir yıldır kendini hapsettiği yer altındaki deneysel hücresinde, tüm zamanların en müthiş buluşu için bedenini kobay olarak kullanıp feda etmeden biraz önce, teybin kayıt düğmesine basıp, ne söylemiş olabilirdi..? teybi kapatıp kasaya koydu ve deneyin son aşaması için şalteri kaldırdı.. damarları bir kablo gibi elektriği, atomları, nöronları, milyonlarca tanımsız parçacığı bir başka damara iletip dururken, ve ağzından ateşler çıkarken, yerin yüzlerce metre altındaki hücresinde kariyerinin ve tüm insanlığın en önemli buluşuna bizzat tanıklık ederken, annesi, binlerce kilometre ötede, ilk kar henüz düşmemişken, önümüz kış diyerek, aylardır oğlu için ördüğü mavi kazağa son ilmiğini atıyordu.. ** y.a

Kutsal Savaş

* tanrılar savaşıyordu.. kullar ise yeni tanrılarını bekliyordu.. uzun savaşlar sonunda yenişemediler.. oturup anlaştı tanrılar ve bölüştüler kulları.. böylece bir çağ kapanıp, yeni bir çağ başladı.. şimdi kullar savaşıyor, tanrılar için tanrıları adına.. ** y.a

İçimdeki Deprem

* az kaldı.. ama önce müsaade et, şu şişeyi de bitireyim boşları toplar erimiş mumları kazırım sonra masayı da silerim.. ve borcumu da elbet bir gün öderim.. ha unutmadan beni görmedin buraya hiç gelmedim içmedim, dağıtmadım.. anlaştık mı ? anlaştık.. koltuğunun altına girip, kapıya kadar yardımcı oldum.. adam sızmış masada, hırsızın şerefi yok ki çalmışlar bacağını.. korsan gibi girişi vardı paldır küldür tahta sesler çıkartarak yerleri acımadan döğerek gelip yaslandı bara.. ayık kafayla anlattı hepsini.. depremi, kaybettiği eşini, çocuklarını.. sonra kızılayın bağışladığı bu tahta ayağı.. bir viski! bir tane daha! hayırdır ? kriz mi var ? doldur şunu doldur.. bırak! bilmiyorsun bu işi.. ver şu şişeyi! * adam içtikçe o asabi yüz mum gibi eridi gözleri daha bir sabit, daha bir derin sertliği kaybolup gitti.. susuverdi.. sessizliğini, geçmişini dinledi yeniden ve yeniden içindeki artçı sarsıntıları, sıkıştıkları o beton blokları.. daldı.. uyur gibiydi… şişe düşünce elinden barut gib...

Fotoğraftaki Çocuk

* seni nasıl düşünüyorum biliyor musun ? ben, seninle geçmişe ve geleceğe yolculuğu öğrendim örneğin; çocukluğuma döndüm salıncağımı paylaştım onüçümde titremesin, üşümesin diye ellerin göğsüme yasladım yetmişimde.. zamanda ileri geri gidip geldim gittiğimde oradaydın, geldiğimde burada hepsi bir yansımadan ibaret dediler bana hayal gördüğümü söylediler olmamışı oldurdum diye içimde, ölmemişi öldürmek istediler kalbimde.. ölüm ne zaman bir tedavi oldu..? ve ne zaman ben, iyileşmeyi sensiz istedim.. bundan yirmidokuz sene önce, okuma yazmayı da henüz söktüğüm gece, siyah beyaz, okul hatırası bir resmin arkasına, titreyen elim çatallayan yazımla önce okul numaramı yazdım, sonra adımı sonra da adını, bu gece.. seni nasıl özlüyorum biliyor musun.. öyle işte.. ** y.a

Veda

* eve dönüş yolculuğumda, dün gece, havaalanında bir kadın ve erkeğin gözyaşlarına tanık oldum.. banka oturup elimde valizlerle, ve uçağım için son çağrı yapılırken, uzunca bir süre onları izledim.. ikisinin de gözyaşları sel gibi, akıp gitti.. belli ki birisi gidiyor, diğeri kalıyor.. gideni anlamak zor olmadı.. iki eliyle kadını sımsıkı sarmış, sarılmış olan adam, bu haliyle gidiciydi.. ellerini yumruk yapıp boşluğu yumruklayan, ıslak peçetesini hamur gibi yoğurmuş olan kadın ise, kalıcı.. bir gün, veda etmek zorunda kalırsam.. kimselere sarılmayacağım.. ama kalanlar bana sıkıca sarılsın, bırakmasın.. ** y.a

Radar

"yanıp sönen hayatlar; kardeşti bir zamanlar.." * geri sayımı ve dönüşü olmayan füzenin fırlatılışından onaltı saniye sonra, hedefine ulaşıp patlamasının üzerinden dokuz ay geçmiş, çarpışmanın etkisiyle ete ve kana bürünüp, aciz ve ağlak bir cisme dönüşerek, düştüğü mayın tarlasından kimbilir kaçıncı kez kurtarılmıştı insanevladı.. hem de birkaç nefeslik itiş gücüyle.. ona bir isim verilmiş, başlığı takılmıştır.. düşün ki fırlatılan milyonlarca kayıp füze, radarda yeniden belirmiş, cılız bir ışık gibi yanıp sönmeye devam ediyor.. ilk patlamadan otuzbeş yıl sonra, menzilinde seyretmekte olan bir başka füze.. bu defa hedefi belirsiz.. patladığında, onun için herşey bitmiş olacak ya da bir başlangıç birileri için.. ** y.a

Olgunluk

* "kısaca.. kendime.." "kendini noksan gören, olgunlaşmaya on atla koşar.. kendini olgun sanan, bu zannı sebebiyle olgunlaşamaz.. " mevlana ** dinle sözünü üstadın, ney'den.. neymiş.. ne değilmiş hayat.. ve devam et dört nala koşmaya bitiş çizgisi silinmiş, yolunu çoktan şaşırdığın şu dünyada.. bir gün elbet, elbet.. ** y.a - bu yazıyı yazmam da, mevlananın güzel sözlerini farketmemi sağlayan sevgili emreye sonsuz teşekkürler..

Aşk Acısı

Resim
** - seni seviyorum.. - sus.. böyle söyleme.. yoksa diline biber sürerim.. - neden.. ? - çünkü ben.. acı severim.. ve öper kadınını.. saçaklar, yağmur sızdırırken.. ** y.a

Tanrıça

* yedi gün süslediler şivayı.. alnının ortasından yaldızlar serpiştirilmiş hortumunun ucuna kadar uzanan kızıl desenleriyle son kınasını da yaktılar.. tombul ve güçlü baldırlarına, ayaklarına, dünyanın en güzel kızlarının, en kışkırtıcı halkalarını, halhallarını taktılar.. sırtına altın işlemeli gümüş yeleği vurdular.. karnının etrafından dolaşarak ön ve arka ayaklarının arasından geçirdikleri gümüş zincirlerle bağladılar.. habeşin bu kutsal dişisinin ölüm saçan mızrak misali uzun ve sivri dişlerini kan rengine boyayıp, muskalarını taktılar.. onu günlerdir süsleyen büyücü kadınlar yüzlerini binbir renge boyamış, saçlarını harman yemiş buğday sapları gibi sağa sola savurmuş, gözlerine kan yürümüş, ölülerinin külüne bulanmış kuru ve sarkmış derileriyle bambaşka bir yaratığa dönüşmüşlerdi.. ateş yakıp etrafında yedi gün zılgıt çektiler tanrıça için.. koca fil, yerin onlarca metre altına inen demir kazığa, kalın zincirlerle bağlanmış gelin kız gibi süslenirken, kölesinin sunduğu altın tast...

Mutsuzluğun Resmi

- orman az biraz ötede.. * bir kez daha görebilmek için vatanını önüne ne konduysa, yemedi.. haftalarca aç kaldı sonunda karar çıktı, kafesi açıp, "özgürsün!" dediler basın, bu duygusal kavuşmayı görüntülemek için birbirinin tepesine çıkıyordu.. iran kedisinin sessiz ve sakin adımlarıyla çıktı kafesinden, ormanın kokusunu içine çekti, sonra da onu serbest bırakanları sarı bıyıklarının üstünden şöyle bir süzdü.. ve göstermek için minnet duygusunu; kafesin anahtarını elinde tutan adamı pençeleriyle kucakladı.. çığlıklar, flaşlarla birlikte ağızlarda patlıyordu.. kaplan, kendisine bahşedilmiş olan bu ödüle karşılık olarak efendisini afiyetle yemiş, açlığını gidermişti.. kim almıştı özgürlüğünü ? kimler geri veriyordu ? öyle bir oyundu ki; birileri özgürlük istiyor, birileri alın sizin olsun diyor, birileri de onu ucuza alıp, pahalıya satıyordu.. hiçbir şey bedava değilmiş.. palavra.. elbette kaplan ormana geri dönemedi.. iki kurşun yetti; biri alnından, biri de boş karnından.. b...

Melek 1

- ve dedi: -en kof ceviz bile kırılmak ister.. tolstoy * dalgınlığıma geldi.. o da sadece birkaç saniye belki.. kitaplara bakıyordum.. aslında öylesine bakınıyordum.. seni izliyordum.. her kitaba yavaşça dokunuyor, tümseklerle dolu bir yolda ağır aksak, okşayarak ilerliyordu ellerin.. bazen tümseklerden birinde daha da yavaşlıyor, gözlerini kapatıp içini okuyordun, sayfaları çevirmeden.. gülümsüyordun birinde, bir diğerinde ise yüzün asılıyor, dişlerini sıkıyor, ağlıyordun.. o kadar çok kitap var ki.. her birine gömülü acılar, mutluluklar.. bir başkası seni o halde görse, günlerdir burada olduğunu düşünebilirdi.. ben, en azından birkaç saat daha kalabilirsin diye düşünmüştüm. bu yüzden bir an seni izlemeyi bırakıp, önünde durduğum rafların birinde, kapağında tolstoy’un uzun sakallı halinin resmedildiği kitabı elime aldım.. biliyorsun değil mi ? bazı kitaplar vardır.. herkes karıştırır, önüne ortasına arkasına bakar.. sonra da ait olduğu yere, küf kokulu raflara geri döner.. ben de öyle...

Anlaşma

* "kısaca.. kendime.." karanlık bir şiir yazmak için; karanlıkta oturmalı, gözlerini kapatıp, karanlığı düşünerek, kalemini el yordamıyla bulmalı ve kağıdın üzerinde ileri geri, aşağı yukarı hareket etmelisin.. - bitti.. dediğinde; kağıdı buruşturup karanlık hislerinle birlikte çöpe atmalı, daha sonra ellerini çöpe sokarak, el yordamıyla, karanlık ama saf duygularını pislikten ayıklamalısın.. aşk şiiri yazmak içinse; tüm bunlara ilave olarak hiç varolmamış bir kadını, hiç varolmamış bir sevgiyle sevmeli, kalemi elinle koymuş gibi kalbinden çıkarıp, kendi çöplüğünden ayıkladığın karanlık ve saf duygularını, yazarak aydınlatmalısın.. ve yapabilirsen bunu, bir daha asla bulamayacağını bilerek, o buruşmuş kağıdı tekrar çöpe atmamalısın.. ** y.a

Müzik

* ne güzeldir şu müzik.. güldürür, derdi unutturur, kalbi güçlendirir.. bir kez öpüyorsan, iki kez öpersin.. her seferinde daha sıkı sarılır daha sıkı öpersin.. ağır adam olmayı bırakıp kulağına fısıldarsın gözlerin, gözlerinin içinde kaybolmuşken onunla şarkıyı söyler onunla dans edersin sonra döner başın düşersin ama kollarına.. bazen de ne kötüdür müzik.. acıyı tazeler, kabukla oynar yarayı sulandırır.. bir diş soğandan etkili, ağlatır.. ve hatırlatır seni bir kez öptüğünü her seferinde daha sıkı sarılıp daha sıkı öptüğünü.. nefesinin kesildiği o anları.. tek başına mırıldanırken şarkını gözlerin artık, gözlerinde değil eski bir albümün boş kapağında, sararmış sayfasında kaybolur bir plak gibi döner başın düşersin ama.. ** y.a

Huzur

"huzursuzların oynadığı oyun ; huzur.." * - ah!. huzur istiyorum.. biliyorsun değil mi huzur nedir ? - şu an ihtiyacın olan her neyse ona sahip olmaktır.. - diyelim ki sana ihtiyacım var ama yanımdasın.. öyleyse neden huzurlu değilim? - varsayımlar seni huzurlu yapmaz.. - sen huzurlu musun peki ? - huzurlu olduğumu varsayıyorum.. - kendini kandırıyorsun yani ? - kendimle birlikte.. seni de.. - varsayımlar seni huzurlu yapmaz demiştin.. - öyle mi dedim! gözlerim yapışıp burnuma, sana baktım.. saçlarım şok yemiş kedi tüyü gibi.. dikilip sertleşti.. - aaa! öyle mi dedim gerçekten! onun için dünyanın en bilge maymunuyum ben.. şov için sadece bir ağaç ve muz gerekiyordu.. muza basmış gibi yapıp banktan kayarak hızla yere düştüm.. - hahaha! ne dediğini bilmiyorsun! ne yaptığını da! haha.. maymunsun sen! ağaca tırmandı bu maymun.. dal kırıldı ve düştü.. - hahaha! ne yapıyorsun orada öyle! çok güçlü olduğumu iddia ediyorum.. ağaca sarılıp, yeniden bir koala gibi tırmanıyorum.. tam ...