Kayıtlar

Eylül, 2008 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

büyücü

" seni azad ettim ateşimden.." * - işte geldik.. burası.. şimdilik boş, kimseler bilmiyor burayı benden başka.. senden başka.. (pencereden tedirgin gözlerle dışarıya baktı) fazla zamanımız yok.. “öyleyse.. otur.. duvara yaslan, başını da.. güzel.. dizlerini karnına çekme, uzat ayaklarını..” “ böyle iyi mi” “güzel..” “biraz soğuk ama..” “alışırsın birazdan.. gözlerini kapat, dur! yavaş yavaş kapa gözlerini.. ağır ağır insin perdeleri.. bekle.. kapatma.. izin ver biraz daha bakayım sana.. gözlerime bak lütfen, kaldır başını..” “ sana mı ?” “ evet, gözlerime..” “senin bir gözün renkli mi ? şimdi fark ettim..” “bırak şimdi renkleri düşünme. bana bak sadece, derinlerime..” “ bakıyorum” “konuşma!” “ tamam!” * ertesi sabah, - derin bir uykuya dalmışım.. gözlerim kapandı mı? hatırlamıyorum. . - neden ağlıyorsunuz leydim ? - bilmiyorum.. uyandığımda çoktan gitmiş.. sanırım bu yüzden.. oh! özür dilerim! - sorun değil leydim, alın şu mendili, gözlerinizi silin lütfen.. uzatılan mendili ...

kırmızı

* " trafikte ışıklar bir başka yanar çocuklar için.." koşarak geldi yaklaşıp cama vurdu.. cama yapıştı, camı sildi.. kırık dişiyle, kırılmış kalbiyle gülümsedi.. " - birkaç kuruş... düş avuçlarıma! ne isterim başka.. Allah, bin bereket versin" dikiz aynasından bakakaldım.. yeşil yandı, biz ilerledik o kaldı... "güzel çocuk, belki bir gün senin için hep yeşil yanacak.." ** y.a

teksir

* "49 gram, 170 adet, 190x280 mm.. tozsuz, lekesiz, pürüzsüz talebe teksir kağıdını elektronik ve manuel daktilolarınızda güvenle kullanabilirsiniz.." böyle yazıyor etiketin üstünde.. sarımtırak, hastalıklı, zayıf görüntüsüyle teksir kağıtlarının. . nasıl hor kullanmıştım her birinizi.. bir satır için, bir cümle için.. sonra üstünüzü çizip, bununla da kalmayıp ellerimde buruşturup kaçınızı çöpe yolladım. . kaçınıza giyotin cezası verip bıçakların altına yatırdım. . can sıkıntısı işte.. ya da adı, her ne ise.. üstünüze düştüğüm o yazılar, çizgiler şimdi kimbilir nerede, hangi dolabın çekmecesinde.. belki bir çoğunuzu kurtlar yedi en ince sızılarımla birlikte.. kaçınız uçak olup komşunun bahçesine yollandı, kanadında mesajlarla.. bazılarınızı kese kağıdı bile yaptım.. evet itiraf ediyorum, kuruyemişte çaldım bakkaldan.. ve tek şahidim sizdiniz.. bakkal hakkını helal eder mi bilemem.. etmezse de üstünü vermediği paralara sayarım olur biter.. peki ya sizin hakkınız ! sizin hakkın...

böcek

* gece… seçebildiğim kadarıyla saat 3:40 .. sana yazmak istedim yine.. masamdayım, iki de mum yaktım.. kağıtlar titrek mum ışığında gözüme başka görünüyor. . “sevgilim..” nasıl başlasam diye düşünürken anlamını yitirmiş kelimelerle boğuşmaktayım. . yine de bir şekilde başlayabilirim.. nasıl olursa olsun.. zaten başladım.. dışarıda fırtına var, yağmur camlarıma çılgınca saldırıyor. . sessizliğin içinde doğanın o vahşi gürültüsü var.. müziğim yok, pencereyi de aralamadım.. duyduğum sesler, birkaç köpek havlaması, rüzgarın devirdiği bir çöp tenekesi (ya da balkondaki kurutmalık olabilir, bilemiyorum) ve işte, şu yağmur damlaları. . yalnız olmadığımı fark ediyorum.. benim dışımda, masada küçük, nokta kadar bir böcek var.. önce siyah bir leke, bir iz gibi görünüyordu.. eğilip daha yakından baktım noktaya.. evet bu bir böcek.. hem de küçük ötesi bir böcek.. mumlardan birinin hemen yanında hareketsiz bir şekilde öylece duruyor. . daha da eğiliyorum merakla. . masada uyuyan bir böcek mi var ...

kemik

* bir gün; bir sokak köpeği ağzında kemiğiyle kendine ıssız bir yer bulur.. etrafına bakınır kimse var mı diye.. güvenli olduğuna karar verdikten sonra toprağı eşelemeye başlar ve kemiği oraya gömer. . birkaç adım attıktan sonra dönüp kemiği gömdüğü yere bakar. . tam oradan ayrılacağı sırada benim onu gözetlediğimi farkeder.. kararsız kalmıştır.. ürkektir artık! kemiği gömdüğü yerin etrafında birkaç tur atar ve onu kazdığı yerden çıkartıp hızla uzaklaşır.. sonra ne mi olur ? tabii ki peşine düşmedim.. ** y.a

çınar

* "oysa, sigarayı içmek yakmaktan daha adil.." siz hiç, bir ağacın dalına asılıp saldınız mı kendinizi boşluğa ? en azından çocukken buna benzer bir şey yapmış olmalıyız.. vücudumuzun gerim gerim gerilmesinden hoşlandığımız nadir anlardan biri.. sonra yoruluruz, ellerimiz gevşer, boşluğa bırakırız bedenimizi.. en çok zevk aldığımız düşüş anlarından bir tanesi de budur işte.. hayatımız boyunca yaşadığımız o berbat düşüşleri bir kenara bırakırsak, bir buçuk metreden, kıçının üstüne düşmek ne tatlı bir acı verir. . üstün başın toz içinde, dirseklerin sıyrılmış.. arkadaşların etrafına toplanmış kahkahalar atıyor haline.. dizlerin kanıyor ama aldırış eden yok. . çocuklar acıdan zevk alır mı ? alır işte.. burnumuzu bile silmeden, heyecanla yeniden ağaca tırmanıp dallarına asılırız.. bir sevgiliye sarılmak gibi zevk verdiği de olur ağaçların.. sen sarılırsan tabii ki.. gözlerini kapatıp sarılmayı denedin mi bir çınar ağacına? babanneden bile yaşlı.. hissediyorum yıllarını, yaşadık...

duvar

* o günlerden aklımda kalan bir şey ; birileri duvarımıza yazı yazardı.. kardeşlik barış ve özgürlük yazıları.. sonra babam duvarı badana yapardı.. ertesi gün diğerleri gelir, onlarda bişeyler yazardı.. babam üşenmez onları da boyardı.. bir gün arayla iki grup da gelip ; "-duvardaki yazıları silerseniz bahçenize bomba atarız!" dedi.. odaya kapanıp ağladığımı hatırlıyorum.. bombanın korkusundan değil, duvarıma yazı yazdıkları için.. o duvar benim duvarımdı.. babam saçlarımı okşayıp "-boyarız yine.. ağlama oğlum" derdi.. sonra bir gün; radyodan konuşuyordu "birisi".. yönetime el koyduğunu söylüyordu.. şimdi babam ağlıyordu.. "-keşke yazı yazsalardı da ben de boyasaydım..önemli değildi" bu duvar hala ayakta.. Birkaç kez yıkıldı.. birinde rüzgar birinde de, işte birileri yıkmıştı. . bizde tuğla da çok, harçta.. ** y.a

ruhun anladığı dil 1

* - burası tek tip suçluların kaldığı bir cezaevi - ne tür bir suç ? - tecavüz.. - gördüğüm kadarıyla büyük bir cezaevi - ehh.. türünün tek örneği diyebiliriz.. oldukça büyüktür.. bununla da gurur duyarız. . - gerçekten çok güzel, mimarisi de hoşuma gitti.. - gotik bir hava yaratmak istedik.. devamlı müzik yayınımız da var.. projeyi çizen, burada yatan bir mahkum.. - o da mı tecavüzden ? - evet buradaki mahkumların hepsi tecavüz suçları nedeniyle yatmaktalar. . - hımmmm.. bu müzik.. gerçekten insanı dinlendiriyor.. bir çeşit ilahi gibi.. müzik bilgim çok iyidir fakat bunları ilk kez duyuyorum. . - çünkü bunlar mahkumların kendi eserleri.. sadece burada yayınlıyoruz.. - çok ilginç..! üstelik tecavüzcü bunlar ! - evet ama bir farkla, tecavüz edip öldürenleri kabul etmiyoruz .. - neden ? - o cinayete giriyor.. onlar için başka cezaevleri var. . - neden ? yani.. neden sadece tecavüzcüler burada. . - kendilerini rahat ettirmeye çalışıyoruz.. bilirsiniz, tecavüz kişi de ağır travmalar yarata...

ölü adamın günlüğü

* bu sabah yağmur yağıyorken ıslanmak vardı seninle.. ne kıskanırdım saçlarına ellerimle taktığım papatyaları .. şimdi altındayım toprağın.. üstümde, ellerinle diktiğin papatyalar ıslanmakta ikimizin yerine.. "sen benim yağmurumsun.." ** y.a

melek 8

* Küçük fare burnunu delikten dışarı çıkarıp, bir kez daha peynir kokusunu içine çekti.. Bu dayanılmaz, karşı konulması imkansız bir kokuydu.. Özellikle de günlerdir midesine tek bir lokma girmemişken.. Daha da uzattı burnunu, biraz sonra da başını delikten dışarı çıkardı.. Ürkek ve dikkatli adımlarla yavaşça ilerledi.. Yaklaştıkça peynir kokusu tüm varlığını sarıp sarmalamaya başladı.. Bir hayal aleminde gibiydi.. Ya da denizde bir akıntıya kapılmış peynir denizinin beyaz kıyılarına doğru sürükleniyordu.. Çok savunmasız ve güçsüz kalmış bir fareydi.. Yapabileceği hiçbir şey yok.. İki yavrusu da hemen arkasından onu takip ediyordu.. Doğar doğmaz açlık nedir, nasıl bir şeydir çok iyi öğrenmişlerdi fakat bir gün daha dayanacak güçleri de kalmamıştı minik bedenlerinde. . Peynir, kapana özenle yerleştirilmişti, dikkatlice.. Minik fare daha önce de bu ölümcül tecrübeyi yaşamış ve annesini oracıkta kaybetmişti.. Şimdi sıra kendisinde miydi ? Tüm annelerin sonu böyle mi olacaktı ? Ne olduğu...

kayıp

* yazmak güzel şey de bazen, kaybolup gitmek var yazarken. . uyumak mı iyidir? yoksa uyanmak mı ? * hareminde dünyanın en güzel üçyüz kadınıyla gücünün doruğunda olduğunu gösteriyordu halkına ve tüm dünyaya.. haremi, değişik coğrafyalardan getirilmiş, hepsi de yaşadıkları yerin eşsiz güzellikteki kadınlarından oluşuyordu.. sultanın tebası bir yana, başka ülkelerin krallarının, soyluların, zenginlerin ve sanatçıların, din adamlarının en çok merak ettiği yerdi burası.. iç içe geçmiş her biri devasa büyüklükte yirmi salondan oluşan muhteşem bir saray.. hareminde kimler yoktu ki.. arabistan kralının hediyesi olarak sunulan onüç yaşındaki mayra.. tüm arap yarımadasının umutsuz aşkı, çöl sıcağının serin buğusu, susuzluğun serabı mayra.. içinde bulunduğu kervana saldıran eşkıyalar, bu çöl güzelini gördüklerinde dizlerinin bağı çözülmüş, yaşadıkları sarhoşluktan adım atacak halleri kalmamış, bir tanesi bile ona dokunamamıştı.. siyaha yeni bir anlam katan iri gözleriyle selgüzar, iran şahının...

mısır

* oradaydılar! ellerinde, ağzına kadar tepeleme patlamış mısır dolu devasa kovalarla.. bu defa ailece kalabalık bir şekilde gelmişlerdi.. sayıca bizden üstünler, üstelik cephaneleri de çok fazla.. film başlamadan önce verilen fragmanlar ve reklamlarda kesinlikle o cephaneyi harcamayacak kadar akıllı davrandılar.. fazlasıyla konsantre olmuşlardı.. hiç sesleri çıkmıyordu, doğruca perdeye bakıyor, filmin başlamasını bekliyorlardı.. ve film başladı.. o anda başlattılar saldırıyı.. mısırlar havada uçuşuyordu.. tanrım! dedim.. bu açlık.. o kadar kötü bir şey ki.. içlerinden birisi iki elini kovaya daldırmış ağzına mısırları basarken, ondan daha profesyonel olanı kafasını çoktan mısır kovanına sokmuştu bile! three kingdoms : resurrection of the dragon (ejderin dirilişi) filmini izlerken, perdede onbinlerce çinlinin birbirleriyle kıyasıya çarpışmasından gözüm ister istemez patlamış mısır avcılarına kayıverdi.. sayıca çinlilerden kalabalık yüzbinlerce mısır gözümün önünde uçuşurken, nasıl kay...