yaşam biçimi olarak delilik ; karşı çıkış olarak delilik V
- ve devamında ;
kamusal iktidar, duygusal iç yarılmayı sürdürmek için bir araçtır..
ama iktidar böyle bir insanı doğrudan kendisi için aramaz, aksine dağılmamak için, tutunacak birşey olarak ona ihtiyacı vardır.. bu yüzden böyle insanların uzlaşma şansları da yoktur.. hakimiyetin her çoğalışı iç boşluğu büyütür ve kaçınılmaz olarak daha güçlü bir hükmetme ihtiyacı yaratır.. böyle insanlara dikkatli davrandığınızda her türlü olumluluğu bir zayıflık olarak yorumlayacaklardır.. çünkü onlar için eşdeğerlilik yoktur, geçerli olan sadece hükmetme ve hükmedilmedir.. çocukluklarındaki dersleri iyi öğrenmişlerdir; acı bir iktidar aracıdır, bu yüzden yalnızca iktidar ve şiddet geçerlidir.. diğer herşey, o ilk baştaki 'bir kişiye ya da birşeye bağlı oluş'tan kaynaklanan korkaklığı açığa çıkartacaktır.. işte bu yüzden bu insanlarla her türlü uzlaşma, iktidarlarını daha da etkin bir biçimde uygulama hırsını artıracaktır..
böyle insanları ancak yıkıcı bir başarısızlık frenleyebilir.. ama böyle birşey hepimiz için korkunç sonuçlar doğurabilir.. ancak 'gerçeklik'lerinin tamamen yıkılması, belki ruhsal kimliklerinin de yıkılmasını getirebilir.. çünkü onların iç kaoslarının örtüsü dış dünyadır.. bu insanların çöküşü, eğer ki gerçekleşirse, bir bütünün tümüyle dağılması anlamında psikotiktir.. bir merkezleri yoktur, sadece öfke vardır ve bazıları için kendini 'kurtarmanın' tek yolu; intihardır..
bir psikopatın çöküntüsü, kendisini, ikiyüzlü ve kötücül olarak gördüğü, yaşantıladığı dış dünyadan çekerek iç bütünlüğünü korumaya çalışan bir şizofreniden kökten farklıdır.. bütünleşme, gerçek dünyayla alışverişi gerektirdiği için bu girişim başarısızlığa uğrayacaktır.. şizofrenin çaresizliği ve hayranlık uyandırıcı yanı, martti siiralanın da ifade ettiği gibi; 'şizofreni yalnızca belli bir zayıflık türü değildir.. aynı zamanda insanın toplu yaşamının zehirleyici yanlarına karşı tamamen dolaysız bir tepki verebilmenin olağanüstü yeteneğidir..'
zayıflığı, uygarlığımızın iç yarılmışlığı karşısında açık ve dolaysız bir savunmaya girecek durumda olmayışıdır..
buna karşın psikotik tip, hem acılarının kaynağını hem de bu acıyı arttıran çelişkileri inkar eder.. kendi içinde tamamen bölünmüş olarak yaşar.. eğer yine de çöküntüye uğrarsa şiddetli nefreti, ya da en azından nefreti doğuran nedenle yüzleşebileceği korkusu ortaya çıkacaktır.. böyle bir çöküntü çoğunlukla, ilk kez bir ‘başarısızlık’ yaşandığında ortaya çıkar, örneğin erkeklerde andropoz sırasında hormon dengesi değiştiğinde..
cinsel erkek gücünün yitimi onları, dolu yaşanmış bir yaşamın gerçekliğiyle kendi varoluşlarının indirgenmişliği arasındaki ilişkisizlikle somut olarak karşı karşıya getirir.. bu kadınlar için de geçerlidir.. bu duruma işaret eden ‘mani’ genellikle, olduğu hayal edilmiş iktidarı sonsuzlaştırma girişiminde kendini gösterir.. siirala bunu, ‘yaşamın yasalarını elinde tutma’ girişimi olarak niteliyor.. böyle bir hasta ‘başkaları için geçerli olsa da kendisi için geçerli görmediğinden, her türlü eleştiriyi boşa çıkarmak için olağanüstü bir yetenekle çaba gösterir..’
bu şizofrenlerde tamamen farklıdır.. barbara o’brien otobiyografik bir raporda bize, şizofrenin bütünlüğünü korumak için verdiği mücadelenin hangi nitelikte olduğunu gösteriyor ;
‘bütün çocuklar gibi ben de daha ilk baştan uzlaşmış değildim, yine de çoğu gibi uzlaşma gösteren insan modeline göre büyüdüm.. kendim ve diğer çoğu insan arasında gördüğüm tek fark; kendimi çeşitli bölümlere ayırmayı çok erken öğrenmiş olmam.. ben pek çok bölümleri olan bir çocuk oldum.. tümüyle normal bir çocuktum, ancak birkaç tuhaf yönüm vardı.. aynı zamanda konuşkan ve uzlaşmaya yatkın bir çocuk olduğum için, diğerlerine rahatça katılabildiğimden, tuhaflıklarımı sadece emniyetli koşullarda yaşamaya erken alıştım..’
böylece örneğin okulda, matematik ödevlerini alışılmamış yollardan çözmek için bir yöntem geliştirmeye başladı.. sonuçları hep doğru çıktığından bu ‘sapma’ yüzünden hiçbir zaman kınanmadı.. hatta bazen öğretmenler kendilerinin bu kadar iyi yapamadıklarını vurguluyorlardı..
‘burada kendimi farklılığım içinde korunmuş hissediyordum..’
kompozisyon yazmadaki deneyimleri o kadar hoşnutluk verici değildi.. bir keresinde, onüç yaşındayken tanrıyı yeniden keşfiyle ilgili bir kompozisyon yazmıştı.. onun için dini gelenekler anlamında bir tanrı yoktu, ama tanrıyı doğanın çizgilerinde ve örneklerinde keşfetmişti.. bunlar elbette alışılmamış düşüncelerdi ve farklılığı elbette kuşku yarattı.. fakat kompozisyonu, dışarıdan gelen öğretmenler tarafından değerlendirildiğinden sınavı yine de geçti..
‘alışılmış olarak lise ve üniversiteden sonra bir işyerinde çalışmaya başlanır, ve evlenene, hamile kalana veya ölene kadar orada çalışılır.. kişi kendisi için en yüksek noktaya ulaşana kadar işyerinde kademe kademe yükselir.. eskiden her toplulukta nasıl uzlaştıysa kişinin işyerinde de uzlaşma sağlaması beklenir.. aniden birşeylere toslayana kadar ben de çalıştığım firmada bu şekilde davrandım..’
uzlaşmacılığı birdenbire birşeylerle başa çıkamaz olmaya başlamıştı.. üzerinde tasarrufu olmadığından içinden yardım alamıyordu, ama yine de kendi ifadesiyle içinin ‘düğmelerini iliklemişti..’
uzlaşmacılığını yöneltmiş olduğu ve sahici kabul ettiği değerleri ve kuralları görmezden gelen acımasız bir güç uygulamasıyla karşılaşmıştı.. reddedilme korkusuyla iç benliğinin ‘düğmelerini iliklemiş’ olduğu için benliği sadece sanrılar şeklinde ortaya çıkabiliyordu.. böylece öncelikle dış benliği çöküntüye uğradı..
işinden ayrıldıktan bir gün sonra şunları yaşadı ;
‘uyandığımda yatağımın ayakucunda bulanık bir biçimde üç adam duruyordu.. yorgana dokundum ve belirgin bir şekilde yorganı hissettim, yani uyanıktım ve herşey gerçekti.. küçük olanları oniki yaşlarınnda güzel yüzlü bir oğlan çocuğuydu, dostça gülümsüyordu.. diğeri yaşlıca ağırbaşlı bir adamdı, güven uyandıran, yere sağlam basan, düzene bağlı, güvenilir bir adamdı.. üçüncüsü çok uzun, siyah ve zayıf saçları, ve aynı uzunlukta ve zayıflıkta bedeni olan deli bir herifti.. yüzü bu bedene ve bu saçlara ait değil gibiydi: hatları narin ve duygu doluydu, ama yüz ifadesi kibirli ve iticiydi.. yaşlıca olanı aniden öksürdü: - herkes için en iyisi hintonla tanışman olacak.. ve acayip herife doğru döndü.. bu yüzü daha önce hiç görmemiş olduğumdan emindim.. yaşlı adam belliki düşüncelerimi okuyordu.. ‘onu pekala tanıyorsun’ dedi, ‘ve bir zamanlar daha da yakından tanımıştın..’
hintonun, barbara o’brienın reddedilen iç benliği olduğu açıktı.. artık barbara için iç ve dış dünyasının sanrıları üzerinden sonunda bütünlüğe varan yolu bulacağı bir yolculuk başlıyordu.. yaşamı hem kötücül, hem de insani yanlarıyla karşılayabilecek gücü kazandı..
‘sanrılarımın büyük bir bölümü, tuzak kurucuların entrikaları ve onlara karşı nasıl mücadele edebileceğime ilişkindi.. hastalık benim için bir alıştırma programıydı ve bu gerilimi gerçek hayatta da taşıyacak ruhsal gücü bulana kadar güncel gerilimden kaçmamı (işini bırakarak tedaviye başladı) sağladı..’
öğrendiği şey, kendi benliğini bıraktığı ve içinin sosyal inkarını üstlendiği için karmaşık yolun düğümünü çözmekti.. ilk gördüğü ve yukarıda bahsettiğimiz sanrı, hem iç gücünü hem de bunu reddedişindeki küçümsemeyi ortaya koyuyordu: hinton’un ‘hatları narin ve duygu doluydu, ama yüz ifadesi kibirli ve iticiydi’, o, ‘deli bir herifti’ hinton, ‘varlığımın, çocukluğumda öne çıkan, ama yetişkin olduğumda giderek içime gömmüş olduğum bir kısmını temsil ediyordu..’
barbara o’brienın deneyim raporundan devamla; ‘doğru ışıkta bakıldığında, sağlıklıyken yaptığım çoğu şey o kadar da aptalca değildi.. uzlaşmaya yatkın insanlar, parçası oldukları topluluğun tarzına uzlaşma gösterirler.. ben kendi bölümlerimin sistem biçimleriyle uzlaşma gösterirken temkinli, belki de korkakça uzlaşıyordum.. bunda başarılıydım.. toplulukta kabul gören şeyden kendi değerim için yararlanıyordum ve bunu onay görmeyen başka bir bölümde hapsediyordum..’
bu ikiyüzlülüğünü birkaç cümle sonra yeniden düzeltiyor ‘asla gömmemem gereken unsurlarımı gömdüm, ve sadece bazı bölümlerim onaylansın diye bütünlüğümü yitirdim.. kendim olma cesaretine sahip olmuş olsaydım, nevrotik olarak değil, en kötü ihtimalle ‘farklı’ olarak görülürdüm.. ama farklı olmak benim çok hassa tepki verdiğim bir eleştiriydi..’
barbara o’brien gibi bir kişiyle, şizofreniye doğru düz bir yolda ilerleyen insanlar arasındaki büyük fark burada.. onlar iç dünyalarından asla vazgeçmedikleri için hastalıkları çok ağır seyreder ve aniden patlak vermez.. barbaranın raporu bu anlamda, dışa yönlenmiş bir insanın psikotik gelişimini gösteriyor, ama –içe ve dışa yönelik- iki gelişimin, belli bir ölçüye kadar aynı insanda yanyana varlıklarını sürdürebileceklerini de gösteriyor..
bana göre, her iki gelişim çizgisinin farkını tanılamanın anahtarı burada: bir yanda, toplumsal dış dünyadan geri çekilişi giderek güçlendiren ağır ve sinsi ilerleyen bir gelişim, diğer yanda toplumsal gerçekten ani bir kopuş.. birinci durumda insan, çocukluğun ilk yıllarından itibaren, gerçek sevgiye olan ihtiyacını küçümseyen yapay gerçeğe bağımlı olmamak için mücadele ediyor.. ikinci durumda ise bir insan, kendi iç gerçeklerini gözden çıkarma pahasına toplumsal gerçekle uzlaşma sağlamak için çaba gösteriyor.. dış gerçek, çelişkileri çok sertleşip belirginleştiği zaman onu tutamadığında da çöküntüye uğruyor.. bu insanın çöküntüsü, şizofrenin özünde bir bütünlenme girişimi olan dağılmasından belirgin bir şekilde farklıdır.. şizofren, dış dünyadan iktidar taleplerine boyun eğmemek için geri çekildiğinden süreç çok ilerlemişse, bütünleyici yanını görmek zordur.. her etkileşimde tabi olma tehlikesi söz konusu olduğu için şizofren temaslarını giderek ortadan kaldırır ve kendisi bir ‘duygusal saplanma’ ve yaşayan bir ölü görüntüsü vermeye başlayıncaya kadar bunların içini boşaltır.. ama bu, kendi gerçekliğinin ve temelde insanlıktan uzak bir gerçek karşısındaki protestosunun ifadesidir..
ama diğerleri için tehdit tam da şizofrenin korumak istediği yerdedir.. bu insanlar farklı ölçülerde, insani deneyimin önemli bir yanı olarak kabul etmek istemedikleri ve sindiremedikleri acıdan kaçma yoluna girmiştirler.. bu acıdan kurtulmak için dış gerçeğin iktidar yapılarına tümüyle bağlı olduklarından, gerçek insanlık ve kendi yarılmış iç benlikleri onlar için bir korku kaynağı haline gelir.. çünkü bunlar, bu insanlara, uzlaşma sağlamalarına engel oldukları için feda ettikleri bağımsız içtepileri(bir işi yapmak, harekete geçmek için duyulan ve bireyin engelleyemeyeceği kadar güçlü istek..) anımsatır.. yarılma ne kadar derinse korku da o denli büyüktür.. bu tür insanları ayakta tutan dış yüzey yıkıldığında, şizofrenin geri çekilmesi ve kendi kendini kucaklamasından, temelden farklı bir kişilik çöküntüsü oluşur.. işte barbarada durum böyleydi.. ama onun vakası çöküntünün, bağımsız bir benliğin artıkları yalıtılmış dahi olsa, eğer onlar mevcutsa, bütünlenme ve yeniden gelişme şansı da yaratabileceğini gösteriyor..
bu durumu terminolojik olarak netleştirmek için ‘psikoz’ kavramını şizofreni için değil, yalnızca dışa yönelik bir benlikte mevcut olan rahatsızlıklar için kullanıyorum.. psikotik davranışı ayırt eden sentez ve bütünlenme çabalarının eksikliğidir.. buna karşın şizofreni, iç gerçeği düşman bir dış dünyada da yaşama gücü bulunmadığından başarısızlığa uğrayan bir bütünlenme mücadelesidir.. bu nedenle şizofrendeki belirtilerin her zaman bir anlamı vardır.. benim kavradığım şekliyle psikozun belirtilerinde böyle bir anlam yoktur.. bunlar sadece nefretin ve tahrip etme hırsının belirtileridir..
şizofrendeki belirtiler şifreli mesajlardır kuşkusuz, çünkü şizofren bizim anlayışsızlığımızdan korkar.. ancak bu mesajlardaki bilmeceyi çözersek, onu anlamak için çaba gösterirsek, o zaman bize psikopatın yarattığı sise nüfuz etmemizde yardımcı olabilir.. bunlar, iktidarın şalterlerinin başında duranlardır ve bizi, gerçeği indirgenmiş bir açıdan görmeye zorlarlar.. oysa abraham lincoln şöyle söylemişti; halkı bir süre deli yerine koyabilirsiniz, halkın bir kısmını ise her zaman, ama bütün insanları her zaman değil..
delilikleri bir protesto olanlara kulak verecek olursak o zaman ‘gerçekçilik’leriyle bizi deli yerine koyanları daha açık bir şekilde görebiliriz.. bunların kamufle edilmiş tahrip hırslarının, kaostan ve kendi içlerindeki boşluktan kaçıştan başka birşey olmadığını bir kez fark ettikten sonra psikozlarının adını koyabiliriz..
böylelikle üzerimizde uyguladıkları iktidar kaybolur..
---
böylece iyi ve kötü sorununu daha iyi kavrayacak bir noktaya varıyoruz.. duygunun iç dünyasının yarıldığı yerde, davranışlarımız üzerinde gerçek bir etkisi bulunmayan yarılmış bir 'ahlak' vardır sadece.. böyle bir yarılmış 'ahlak' bağımsız benliğin bastırılmasını desteklediğinden, kendisi sözüm ona mücadele ettiği kötülüğün kaynağı haline gelir.. fakat gerçek anlamda sorumlulukla davranmak ve sahici insanlık ise sadece, iç ve dış dünyayı bütünleyen, bağımsız bir benlik temelinde mümkündür.. umudumuz buradadır..
arno gruen
Yorumlar