Kayıtlar

Temmuz, 2010 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

doğa

* karıncanın anısına ; hiçbir şey doğadan daha acımasız olamaz.. en despot, en gaddar ve katil kişilikli insanları bir düşünün, bu insanlar zaman zaman bir lider olup karşımıza çıkarlar, ve onların ne büyük toplu katliamların mimarları olduklarını gördüğünüzde aklınız bir türlü almaz, bunu nasıl yaparlar ? nasıl öldürürler? oysa o insanların dahi mutlaka şefkat gösterdikleri birileri vardır.. öyle ya, öyle olmasaydı nasıl göz yumulurdu bu katliamlara.. en kötü, en acımasız bilinenler bir başkaları için hep en iyi ve en yumuşak insan olmuşlardır.. şu durumda en zalim canlı, bir insan olabilir mi, olamaz.. boşuna çırpınmasın insan, kötülükte ve acımasızlıkta hiçbir zaman yetişemeyeceği biri var karşısında; doğa.. o her zaman en zalimlerin ve acımasızların ötesinde, en ileride duracaktır.. bir yanardağ daha patlayacaktır kuşkusuz, en büyük depremlerini ve kasırgalarını ortalığı silip süpürmek için kullanacaktır, içinde bebeğiyle, insanıyla, canlısıyla, iyisi ve kötüsüyle önüne çıkan herşe...

notlar

* düşündüğümü sanıyordum, meğer hissediyormuşum.. bir gün, artık eskisi gibi hissedemediğimi düşündüm, meğerse bunun olacağını biliyormuşum.. artık his yok, düşünmek ve bilmek yok.. bir isyan başladı, kapılar zorlanıyor; meğer bir gardiyanmışım, bir cezaevi müdürü, içine kendini hapseden.. elimde binlerce anahtar var.. dönüyorlar tıkırtılar içinde ve kapılar açılıyor, dönüyorlar ve kapılar kapanıyor.. ben geçiyorum o kapılardan, koridorlarda yürüyorum, sağlı sollu binlerce mahkum ayaklanmış, herkes birbirini boğazlıyor, ama kimsenin beni gördüğü yok, hepsinin ortak derdi az önce girdiğim o kapılardan çıkmak.. koşuyorlar güneşin geldiği yöne doğru, birbirlerini eziyorlar, kapılarda sıkışıyorlar, artık onları bu haldeyken hiç kimse kurtaramaz, sakin olsalar da ölecekler, çılgınca bağırıp çağırsalar da.. karmaşa giderek arkamda kalıyor, uzaklaşıyorum onlardan, bütün hücreler ıssız, tek bir kişi bile yok, üstelik anahtarları da bende, gözüme en kuytu hücreyi kestiriyor, içine giriyorum.. b...

notlar

* doğduğunda, emeklerken ve yürürken, koşup sonra da çatıdan atlarken dizini kırdığında, ve elin yandığında, saçların beyazladığında, döküldüğünde, kırıştığında hep tahrip oluyordun evet, ama kabul etmelisin ki biraz da dönüşüyordun.. şimdi açıyorum sargılarını yavaşça.. sen beni tanıyorsun, ellerimi tanıyorsun, beni biliyorsun.. konuşamasan da bunu hissediyorum.. ama umarım.. umarım sevgili dostum ben de seni tanırım.. gözlerinden.. yoksa dokunuşlarından, ve hiç dokunamazsam bir şekilde, işte bir şekilde, umarım tanırım seni yeniden.. ne de olsa sudan kopamıyorum, topraksız olmuyor, hele havasız hiç yaşanmıyor.. ** y.a

tesla

Resim
nikola tesla için bilim bir sürüdür,, ve kendisi bu sürünün çobanı değil kurdudur.. onun sürüyü dağıtmak için nasıl da korkusuz atıldığını görebiliyorum, ortalık toz duman.. çoban kasketini ve heybesini tutuyor, köpekleri ise korkudan havlıyor! ve tesla ağzında bir koyunla ormanda izini kaybettiriyor.. ** y.a

notlar

Resim
nabuyoshi araki el michels affair - bring da ruckus * utanç, kendini göstermek istemiyor, görmek istemiyor kendini utanç, o kızıl bir lav akıntısı, yüzüne yayılıyor, kızarıyor, kızartıyor, patlıyor ağız yanardağı, yanıyor sözcükler, ve ağız köpük köpük, duymak istemiyor, kendini duymak istemiyor.. * çok uzun, ama sadece tek bir nefesim var, onu içime çektikçe sorgusuz sualsiz bana doğru gelen, ve beni dolduran bir nefes.. şimdi sessizce gidiyor, iniyorum, ama bir balon gibi de değil; kuş gibi.. * geçip gidiyor hayat, diyor,, üstelik bunu içinden; bindiği trenin içinden: cama dayanmış yansıması geçip giderken söylüyor.. * tepede yakıcı bir güneş varken sığındığı gölgenin insan, ağaç, taş bina, ya da bir korkuluk olmasının önemi nedir ? gözlerini kırpmadan bakabilir artık, yüzünü buruşturmaz,, serinledi ya şimdi, birazdan sorgular güneşin yerine o gölgeyi, sahibini,, ve şöyle der ; - sen de kimsin ? * usanç gezinmekte aranızda, tek sıra halinde dizmiş sizi,, elinde küçük bir kızılcık sop...

tanrı

* zengin ve kadim bir çarlık vardı.. kadınlarının dayanıklılığı, erkeklerinin yiğitliğiyle ün yapmıştı.. bu çarlık postacı mizyumin'in evinde sobanın arkasında kurulmuştu.. burada senka adında tuhaf bir karafatma vardı; tüm karafatma çarlığında fitnecilikte, cazgırlıkta en birinciydi.. karafatmalıların senka'dan kurtuluşu yoktu: yaşlılar ona vız geliyordu; tanrıya inanmıyordu : "yoktur!" diyordu.. "ne demek yok, gözüne perde mi indi ? ışığa çık da gözlerini aç! ondan sonra da yok de, bakalım.." "n'olmuş, çıkarım.." diye kabarıyordu senka.. ve bir keresinde çıktı.. çıktı ve bir çığlık attı: "tanrı gerçekten de varmış! işte o, işte! korkunç, karşı konulamayacak derecede büyük, pembe basmadan bir gömleği var, tanrı.." tanrı, yani postacı mizyumin ise çorap örüyordu: o boş zamanlarında bu türden elişleriyle uğraşmayı severdi.. mizyumin, senka'yı görünce deliler gibi sevindi : " a aa, can dostum, soba arkasının karafatması! nerden...

hayvanlar

* taş binalar, kaplumbağa sürüsü gibi ağır ağır ve metanetle sürünüp gidiyor.. sonbahar rüzgârı ıslak saçlarını uçları mızraklı parmaklıkların çevresine doluyor.. kafesin ardında hayvanların temsili var.. fenerler, çıngıraklar, hayvan yüzleri, insan simaları dönüp duruyor.. kafesin ardında hayvanlar var.. bir müzik yapılan dansı hararetlendiriyor.. "neşeli çocuklar nasıl dans ediyor ? gençler dişlerini nasıl gösteriyor ? " dans ediyorlar, dişlerini gösteriyorlar, neşeliler.. herkes gittiği zaman hayvanlar, parmaklıkların arasına burunlarını sokacaklar, seyredecekler uzakları, uzaklardaki ateşi ve sonbahar rüzgârı onların gözlerine ıslak saçlarıyla vuracak.. ** yevgeni ivanoviç zamyatin

dragon

* amansız bir soğuk vardı, peterburg ateşler içinde yanıyordu ve sanrılıyordu.. açıktı ki duman perdesinin ardında görünmeyen, zincirlerin üzerinde bir süre cızırdayan, zaman zaman gıcırdayan sarı ve kırmızı kolonlar, kubbeler, gümüş rengi parmaklıklar sanrılıyordu.. dumanın içinde, ateşler içinde yanan, olağanüstü bir buz güneş sağda, solda, yukarıda, aşağıda: alev alev yanan bir evin üzerinde bir güvercin.. sanrılı, dumanlı dünyadan dragon/insanlar çıkıverdi yeryüzüne, dumanlı dünyada işitilebilen sözcükler/dumanlar savuruyorlardı, ama savurdukları dumanlar bu dünyada beyaz, yuvarlak buhar kümeleri halindeydi; ortaya çıktılar ve dumanın içinde kaybolup gittiler.. ve tramvaylar yeryüzünden meçhule doğru gıcırdayarak çekip gitti.. tramvayın kalktığı platformda bir dragon elinde meçhule götürdüğü bir tüfekle bir süre durdu.. kasketi burnuna kadar inmişti ve elbette kulakları olmasaydı kafasını yutabilirdi: kasket takoz görevi yapan kulaklarına oturmuştu.. paltosu yerleri süpürüyordu; pa...

notlar

* geviş getiren yazı ; yazmış olmak için yazmak,, yemiş olmak için yemeye benziyor.. elin hareket ediyor ağzınla birlikte, ama ne yaptığını hissetmiyorsun, tadını alamıyorsun yediğin ve yazdığın şeylerin,, hadi yazmayı bıraktım diyelim, yemeyi de.. ama böyle giderse bir deri bir kemik, bir de incecik bileğim kalacak geriye,, bırakın çatalı kaşığı, parmaklarım kalem dahi çeviremiyor,, ip üstünde yürüyorum ama akrobasi yeteneğimi de kaybettim,, öyle bir ip ki uçlarından birisi okuyanın diğeri yazdıranın elinde, sendeleyip duruyorum,, düşsem, düştü diyecekler ipi çekiştirenler, düştü işte! tutunamadı! diyecekler.. ** y.a

notlar

* cenneti bekliyormuşsun,, duyduğuna göre şimdiye kadar hiç duymadığın bir yermiş,, orada parlak bir ışık varmış,, ayaklarını sokacağın pınarlar akarmış ayaklarının altında,, billur saraylar varmış,, seninmiş bu saraylar,, orada çıplak olurmuşsun, ve bu çıplaklıktan hiç rahatsız olmazmışsın,, acıktığın an önüne türlü çeşitlilikte, hiç yemediğin kadar leziz yemekler gelirmiş,, kuşlar uçarmış başının üstünde,, omuzlarına konar ve sana şarkılar söyler, seni sarhoş ederlermiş,, bahçeden içeri girdiğinde tatlı bir yorgunluk olurmuş bedeninde,, seni kapıda bir kadın karşılarmış ilk,, öyle bir kadın ki gözlerini irice açarmış,, gülümsermiş,, dişleri parlarmış,, arzularmış seni,, uykun açılırmış,, her gün, o kapıdan her girişinde bambaşka bir dünyaya girmiş olurmuşsun,, cennette herşey senin içinmiş,, yine de merak edermişsin cehennemi,, tüm bu güzelliklerin içinde,, koynunda onlarca kadın varken,, tatlılık tüm bedenini sarmışken, cehennem takılırmış aklına,, duyduğuna göre şimdiye kadar hiç d...

notlar

* tam bir saat izledim,, kancasına yemini takmış düz bir çizgide bazen yolundan saparak, bazen geri dönerek, ve sonra yeniden dönerek hızla ilerliyordu,, tek başına olduğu için dikkatimi çekmişti,, diğer karıncaların sıra halinde takip ettiği o yola geldi,, benim yol dediğim; kaldırım ve yolun bitiştiği, kesik kesik ve köşebent bir şekilde uzayıp giden eğri büğrü bir çizgi,, bu telaşlı kervana katılmadan önce bir süre kenarda bekledi, tekrar geri döndü,, sonra yeniden döndü,, sıraya girdi,, ilerledi,, ben de onunla birlikte ilerliyordum,, bir süre sonra gruptan koptu,, başka tümseklerden,, belki de kestirmelerden gitmek istedi,, uçsuz bucaksız çalı çırpının, izmarit ve poşet tepelerinin arasında ve üstünde durmaksızın ilerlerken karşısına başka bir yalnız karınca çıktı,, bir süre hareketsiz öylece kaldılar,, onları daha iyi görebilmek için toprağa yapışmıştım,, karınca yemini bıraktı,, kancasını diğer karıncanın kancasına geçirip onu müthiş bir tutkuyla öptü,, ya da ısırdı,, bu şekilde...

hümanizm

* mozart - summer overture hümanizm, bir insanlık hastalığıdır.. din, bu hastalığın yayılmasında etkili ve bulaşıcı bir virüstür,, her ne kadar felsefe, durumu teşhis etmiş gibi görünse de bunun bir hastalık olduğunu hastasının yüzüne hiç söylememiş yarım yamalak bir doktordu,, elbette o sıralar o da ıslak burnunu çekiştiriyordu, yüksek ateşi vardı, terliyor ve üşüyordu, hastaydı.. bilim, çarpışan atomlarla meşguldü, eğer yapabilirse karanlık maddeleri bulacak, onları ayrıştıracak, yeniden birleştirecek, zengin bir karışım yaparak hastasının damarına zerkedecekti, ama öyle olmadı,, halsizdi, yüksek ateşi vardı, terliyor ve üşüyordu, hastaydı.. ** y.a

notlar

Resim
takato yamamoto tomo akikawabaya - mars * daha dur ! bu ne ki ? çıplaklık da geçecek,, yerini şeffaflık alacak,, saydam gözlerimle bakacağım içine,, içinden geçip ötelere ulaşacağım,, sonra sen ellerinle tutmak isteyeceksin beni,, ama içimden geçip gideceksin,, rüzgâr gibi de değil,, hava gibi,, ** y.a

notlar

* çapları öylesine geniş ki kafalarını kaldırdıkları zaman gökyüzünü göremiyorlar,, ağızları kocaman açılıyor,, şaşkınlar,, onları görünce büyük bir ilkellik duygusu kaplıyor içlerini,, hiç hayal edemedikleri bir teknolojiye sahipler,, öyle ışıklı bir fanustan falan da inmiyorlar,, yazıp çizilen abartılan uzaylı yaratıklara ve bizlere hiç mi hiç benzemiyorlar,, büyüleniyorlar,, kendilerini onların karşısında bir arenada öldürülmeyi bekleyen kızgın,, ama yorgun ve yaralı bir boğa gibi hissediyorlar,, yanlarında,, onlarla birlikte bu şaşkınlığı ve büyülenmeyi yaşayanlara bakıyorlar,, nedenini bilmiyorlar ama utanıyorlar,, korku,, birbirlerine daha çok sokulmalarına neden oluyor,, gözucuyla görebildiğim şunlardı; bir kadın hiç tanımadığı,, hayatında hiç görmediği bir erkeğe sarılmıştı,, bir başkası yanında insan bulamadığından olsa gerek,, yanıbaşında onunla birlikte dikili duran ağaca sarıldı,, bir atın,, hatta bir aslanın yelesine tutunanlar gördüm,, hepsi de korkuyorlardı,, gökten inen...