göz
*
önümde bir masa var, üstünde kahve fincanı ve su bardağı duruyor, fincan kahveyle, bardak ise suyla dolu..
onlara bakıp, neyi nasıl algıladığımı anlamaya çalışıyorum.. biraz yardımı dokunsun diye içip tadına bakıyorum.. dilimde acı bir kahve tadı, suyla dağılıp gidiyor sonra..
suyun tadı..
görüntüler ve tatları..
gerçekte neye benziyorlar ?
bunun cevabını ilk satırlarda vermiştim zaten.. biliyorum ki herkes benimle hemfikir.. garson ve yan masanın şahitleri de benim gördüğüm şeyleri görüyorlar..
üstelik bu görünenler, göründüğü gibi olmasaydı bile, aynı şeyleri aynı anda gördüğümüz için toplu olarak yanılmış olamayız değil mi ?
biri çıkıp; bu kahve fincanı değil! dese, aklından şüphe edileceği, ona deli deneceği kesin..
bu yüzden mi susuyoruz yoksa ?
ama cesaretle atıldı önüme doğru.. tam da ben, kahveyi içerken, gözlerimi kapamış, sıcacık afyonumsu kokusunu içime çekerken; dur ! kahve değil o ! dedi..
biraz şüphe, hepimizde var..
durdum haliyle, ve masaya koydum fincanı..
ne peki ?
bilmiyorum.. ama fincan, fincan değil, bardak, bardak değil, su, su değil !
ve ne olduklarını bilmiyorsun ?
hayır, bilmiyorum..
öyleyse neden engelledin beni ?
pardon! kendimi tutamadım bir an.. lütfen devam et..
neşem yerine gelmişti.. bir yudum daha aldım kahveden.. masaya, fincan tabağının üstüne usulca bıraktım, bardaktaki suyu tazeleyip, yanıbaşımda ayakta dikilmiş olan bu heyecanlı kişiye uzattım.. ayrıca; oturur musun? dedim..
bir dikişte suyu içip, oturdu..
yaklaş, sana bir sır vereceğim..
biraz merak, hepimizde var..
başını öne doğru uzattı, gözlerini kısıp kulaklarını bir kurt gibi dikti.. artık fısıldamasam da duyardı beni bu haliyle..
biliyor musun sana katılıyorum.. aslında neyin üstünde oturduğumuzu bilmiyoruz, bu yüzden ona koltuk diyorlar, üstüne dirseklerimizi dayayalım, yayılalım, fincan bardak vesaire koyalım diye ahşaptan yapılan bu şeye de masa diyorlar.. dedim masaya vurarak..
pöh !
bence de pöh ! ya şu fincana ne demeli, böyle isim, böyle fincan mı olur ! bu fincan değil, bu kahve bile değil ! nedir bu ? su mu ? adına su diyoruz ama ne içtiğimizi biliyor muyuz.. içine doldurduğumuz şu şey; bardak mı.. hadi ama! hiçbiri, hiçbir şey olduğu gibi değil ! tüm bunlar bizim gözümüze göre kesilip biçilmiş görüntüler, yarım yamalak bir terzinin el işçiliği, bir aklın kendi kalıplarına göre giydirdiği giysiler.. üstümüze ne kadarı uyuyor? benim gördüğümün aynısını bir baykuş nasıl görüyor? ya da bir yarasa, ayrı ayrı nasıl algılıyor seni, beni, masayı, bardağı ? hangimiz doğru görüntüyü yakalıyor ? hangimiz gerçeğiz, hangimiz yanılıyoruz ? ya da yanılıyor muyuz ?
.. ?
bak.. kesinlikle doğru söylüyorsun, üstelik benden daha cesur ve zekisin.. ben olsam böyle atılamazdım birisinin üstüne.. ama sen bunu yapabiliyorsun.. kutlarım seni dostum! kutlarım !
..

**
y.a
önümde bir masa var, üstünde kahve fincanı ve su bardağı duruyor, fincan kahveyle, bardak ise suyla dolu..
onlara bakıp, neyi nasıl algıladığımı anlamaya çalışıyorum.. biraz yardımı dokunsun diye içip tadına bakıyorum.. dilimde acı bir kahve tadı, suyla dağılıp gidiyor sonra..
suyun tadı..
görüntüler ve tatları..
gerçekte neye benziyorlar ?
bunun cevabını ilk satırlarda vermiştim zaten.. biliyorum ki herkes benimle hemfikir.. garson ve yan masanın şahitleri de benim gördüğüm şeyleri görüyorlar..
üstelik bu görünenler, göründüğü gibi olmasaydı bile, aynı şeyleri aynı anda gördüğümüz için toplu olarak yanılmış olamayız değil mi ?
biri çıkıp; bu kahve fincanı değil! dese, aklından şüphe edileceği, ona deli deneceği kesin..
bu yüzden mi susuyoruz yoksa ?
ama cesaretle atıldı önüme doğru.. tam da ben, kahveyi içerken, gözlerimi kapamış, sıcacık afyonumsu kokusunu içime çekerken; dur ! kahve değil o ! dedi..
biraz şüphe, hepimizde var..
durdum haliyle, ve masaya koydum fincanı..
ne peki ?
bilmiyorum.. ama fincan, fincan değil, bardak, bardak değil, su, su değil !
ve ne olduklarını bilmiyorsun ?
hayır, bilmiyorum..
öyleyse neden engelledin beni ?
pardon! kendimi tutamadım bir an.. lütfen devam et..
neşem yerine gelmişti.. bir yudum daha aldım kahveden.. masaya, fincan tabağının üstüne usulca bıraktım, bardaktaki suyu tazeleyip, yanıbaşımda ayakta dikilmiş olan bu heyecanlı kişiye uzattım.. ayrıca; oturur musun? dedim..
bir dikişte suyu içip, oturdu..
yaklaş, sana bir sır vereceğim..
biraz merak, hepimizde var..
başını öne doğru uzattı, gözlerini kısıp kulaklarını bir kurt gibi dikti.. artık fısıldamasam da duyardı beni bu haliyle..
biliyor musun sana katılıyorum.. aslında neyin üstünde oturduğumuzu bilmiyoruz, bu yüzden ona koltuk diyorlar, üstüne dirseklerimizi dayayalım, yayılalım, fincan bardak vesaire koyalım diye ahşaptan yapılan bu şeye de masa diyorlar.. dedim masaya vurarak..
pöh !
bence de pöh ! ya şu fincana ne demeli, böyle isim, böyle fincan mı olur ! bu fincan değil, bu kahve bile değil ! nedir bu ? su mu ? adına su diyoruz ama ne içtiğimizi biliyor muyuz.. içine doldurduğumuz şu şey; bardak mı.. hadi ama! hiçbiri, hiçbir şey olduğu gibi değil ! tüm bunlar bizim gözümüze göre kesilip biçilmiş görüntüler, yarım yamalak bir terzinin el işçiliği, bir aklın kendi kalıplarına göre giydirdiği giysiler.. üstümüze ne kadarı uyuyor? benim gördüğümün aynısını bir baykuş nasıl görüyor? ya da bir yarasa, ayrı ayrı nasıl algılıyor seni, beni, masayı, bardağı ? hangimiz doğru görüntüyü yakalıyor ? hangimiz gerçeğiz, hangimiz yanılıyoruz ? ya da yanılıyor muyuz ?
.. ?
bak.. kesinlikle doğru söylüyorsun, üstelik benden daha cesur ve zekisin.. ben olsam böyle atılamazdım birisinin üstüne.. ama sen bunu yapabiliyorsun.. kutlarım seni dostum! kutlarım !
..

**
y.a
Yorumlar
Halbu ki bilmeden delirerek ne kadar mutluyuz
:)
SİYAH
UĞUR ÖZAKINCI