İçimdeki Savaş
*
giderek yaşlanmakta beden; gün be gün, haftalar, aylar, ardı ardına gelip geçen yıllar, ve bak, şimdiden biten otuzbeş yıl..
yaşlandıkça zihnimin bulanıklaşmasına şahitlik ediyor ve bu tanıklığı da unutuyorum, diş fırçasına uzanan elim onun yerine tarağı götürüyor dişlerime, macunun bittiğini şampuanın dilime yayılan köpüklü tadıyla anlıyorum.. bu sorun; dalgınlık, aşırı zihinsel yorgunluk, stres ve belki beyinde parçalı hasar olarak açıklanabilir ama paniğe kapılıp ilaçlara, vitaminlere koşmuyorum, kendi evimde marketteymişim gibi buzdolabını açıp boş raflara bakarak; “eyvah yoğurt kalmamış, portakal suyum bitmiş, sütün son kullanma tarihi geçmiş” demiyorum, zaten sorunun ne olduğu ve çözümüyle ilgili bir sıkıntım da yok..
sadece şu malum hastalıkların daha çok yaklaşmasını, beni sarmasını, siyatik ve romatizmayı, kalp krizini, prostat, giderek artan hafıza kaybını, yaş krizlerini, soğukla ilgisi olmayan garip titremeleri, felç, dengesizlik, ritim bozukluğu ve çoğunlukla da uykusuz, ağrılı geçecek geceleri beklerken; içimin giderek boşaldığını hissediyorum, çürüyorum ve benden geriye kalan küçük renkli bilyeler birer birer delik ömür torbasından yerlere saçılırken sorunlarım büyüyor da büyüyor..
hepsini bekliyorum, tüm istilacıları sırayla ya da zamanla.. belki de çoktan içimde kıpırdanmaya başladılar; işte yer değiştiren tarak ve diş fırçası, şampuan ve diş macunu, unutulan faturalar, boş ve öksüz bırakılan küçük buzdolabı, son sayfalarına yirmi kala katlanıp, cami avlusuna bırakılan öksüz bebekler gibi başıboş aylardır bitirilmeyi bekleyen kitaplar, bir türlü bitmeyen yazılar..
nasıl olur da kendine özen gösteren biri bunları unutur diyorum.. özenmek dediysem; aynasız, taraksız, haftalarca bir kazak ve pantolonla yapışık ikizler gibi bir arada geçen günler ve geceler, bir türlü toplanamayan dağınık yatakta uykusuz, huzursuz kıvrılıp yatan bir beden;
bir bahçıvanın çimleri biçtiği gibi üç dört ayda bir göğüs kılları, tüylü kulakları ve sayıları her geçen gün artan beyaz saç ve sakalları traşlanan bir ben;
nasıl oluyor da iki küçük kaktüsü her gün sulamayı unutmuyorum..
benimkisi öyle bir özen işte, kendi içimde siper kazıyorum düşmanlarıma karşı, yine de biliyorum ki kurtların istilasına uğrayacak bedenim..
fakat nafile.. milyarlarcasını ezecek gücüm kudretim de varken heyhat!
düşecek bir gün bu cephe..
zafer, çoğunlukla güçlünündür ama bu savaşta değil.. bu sonsuz virüs ordusu ne kadarını katlettiğine bakmıyor, ne kadar kayıpları olduğuna bakmıyor..
bu, bir şekilde onların hileli zaferi..
beni, güçlü olduğuma inandırıp su aramayan kaktüsleri sulamam gerektiğini hatırlatıyor, sonra da bir gün yorulacağımı, vücudumun iflas edeceği gerçeğini unutturuyor bana..
ne diyordu ; - carpe diem quam minimum credula postero..
tadını çıkar içinde bulunduğun anın, yarınlara güvenme.. günü yakala, seize the day !
ne güzel bir kandırmaca, ne hoş bir sarhoşluk hali, ama geçici..
*
nahoş sesleriyle virüsler koro halinde beynimde vızıldıyor;
bir yarının yok senin, o yarınlar bizim, diyor
yorulmaya programlısın.. güçlü olsan ne olur ?
everesti küresen ne olur ?
sonra dersin ;
bitmiyor kar, erimiyor.. eriyen sensin sen..
kaldırıp atarsın sonra elinden
küreği, kalemi..
bir çığ büyür içine alır seni
üstünü karlar kaplarken
*
ve sabırlı, yorulmak nedir bilmeyen kurtçuklar intikam için de gelmezler.. yani öyle görünürde şiddetli, amansız bir saldırı da olmaz.. sanki incitmek istemiyorlarmış gibi, yavaşça, yumuşak dokunuşlarla, okşarcasına bedenine yapışır bu sülükler, içten içe emerler, belki son nefesine kadar bir şey hissetmez, anlamazsın..
sonra da aynayı hatırlıyorum bugün, ve baktığım da anlıyorum çoktan kaybettiğim bir savaşın ortasında ellerimle kazdığım siperimde, bir ölü gibi uzandığımı solgun bedenimde..
işte yaklaşmakta düşman ordusu.. birazdan geçip giderler üstümden.. ama o da ne ? bir şeyler oluyor, başka bir şey var orada, bir hareketlilik karşı tarafta.. daha iyi görebilmek için siper aldığım henüz pörsümemiş bedenimden bir periskop gibi başımı uzatıyorum, bana doğru gelen, giderek büyüyen bir sis bulutu görüyorum..
neler oluyor, nedir bu sis? ardında ne var ?
bel fıtığı, sinsi kanser, siyatik.. hanginiz vuracak mezarıma kazmayı ilk ?
hem ben neden yatıyorum düşmesi kesin bir siperde ?
elimde tek desteğim bastonumla, kalemimle kalkıp doğruluyorum bedenimde
yaklaşmakta olan sis bulutuna doğru ayaklarımı sürüyerek ilerliyorum
sonra duruyoruz karşılıklı burun buruna mesafede..
içime girip yutmadan beni dumandan mezar,
ufak birkaç adımla içine dalıyorum, yani yazıyorum..
yine de dağılmıyor sis, iki adım ötesini göremiyorum, hem dağılsa ne olur ? görsem ne olur ? ne var bulutların ardında ?
güneş mi ?
parıldayan yıldızlar mı ?
beni bekleyen; menekşelerle sevişen yeşil tepeler mi ?
belki de aldattı beni yıldızım, çoktan sönmüş kara bir göktaşından başka bir şey değil..
yoksa duyduğum bu uğultular bakteri korosunun değil de;
acı düdük sesi mi sislerin içinden beni alıp götürecek kara bir trenin..
heyecanla sallıyorum kalemi gözüne sokar gibi sisin..
ama nafile.. dağılmıyor..
çorba gibi karışıyor,
ama boşuna.. tuzu eksik..
tek baharatı acı..
soğuk buharlar vuruyor yüzüme, karanlıkta kaybolmaktan daha elim, zavallı ve umutsuzca devam ediyorum sallamaya..
yazdıkça yazıyorum, ha gayret dağıt şu sisi.. çabala ! devam et pişmeye, birkaç nefes, birkaç satır daha..
biraz daha..
ve birden görünmeyen bir el kavrıyor kalemin ucunu, tutup kendine çekiyor.. direniyorum ben de, kendime çekiyorum..
bir o, bir ben çekiştirip duruyoruz ;
- bırak !
- asıl sen bırak !
- gözüme soktun kalemi !
- sen de az kalsın kör ediyordun beni !
- onsuz önümü göremem !
- ben de !
tüm gücünü son nefesine saklamış herkülün canhıraş gayretiyle asılıyorum kaleme,
o da bırakmıyor, çekiyor..
ayaklarım toprakta kayarken, sis bulutunun içinde bir çekiştirmedir gidiyor
tâ ki içimizden, ikimizden biri yoruluncaya kadar..
biri benim biliyorum,
diğeri kim ?
derken tükeniyor son gücüm, kayarak sisin öbür tarafına çekiliyorum..
şimdi beni çeken adamla yüz yüzeyim..
tutup kaldırıyor elimden, çok uğraştırdın beni çok.. diyor..
ve delik ömür torbasından saçılan bilyeleri bana geri veriyor..
**
y.a
giderek yaşlanmakta beden; gün be gün, haftalar, aylar, ardı ardına gelip geçen yıllar, ve bak, şimdiden biten otuzbeş yıl..
yaşlandıkça zihnimin bulanıklaşmasına şahitlik ediyor ve bu tanıklığı da unutuyorum, diş fırçasına uzanan elim onun yerine tarağı götürüyor dişlerime, macunun bittiğini şampuanın dilime yayılan köpüklü tadıyla anlıyorum.. bu sorun; dalgınlık, aşırı zihinsel yorgunluk, stres ve belki beyinde parçalı hasar olarak açıklanabilir ama paniğe kapılıp ilaçlara, vitaminlere koşmuyorum, kendi evimde marketteymişim gibi buzdolabını açıp boş raflara bakarak; “eyvah yoğurt kalmamış, portakal suyum bitmiş, sütün son kullanma tarihi geçmiş” demiyorum, zaten sorunun ne olduğu ve çözümüyle ilgili bir sıkıntım da yok..
sadece şu malum hastalıkların daha çok yaklaşmasını, beni sarmasını, siyatik ve romatizmayı, kalp krizini, prostat, giderek artan hafıza kaybını, yaş krizlerini, soğukla ilgisi olmayan garip titremeleri, felç, dengesizlik, ritim bozukluğu ve çoğunlukla da uykusuz, ağrılı geçecek geceleri beklerken; içimin giderek boşaldığını hissediyorum, çürüyorum ve benden geriye kalan küçük renkli bilyeler birer birer delik ömür torbasından yerlere saçılırken sorunlarım büyüyor da büyüyor..
hepsini bekliyorum, tüm istilacıları sırayla ya da zamanla.. belki de çoktan içimde kıpırdanmaya başladılar; işte yer değiştiren tarak ve diş fırçası, şampuan ve diş macunu, unutulan faturalar, boş ve öksüz bırakılan küçük buzdolabı, son sayfalarına yirmi kala katlanıp, cami avlusuna bırakılan öksüz bebekler gibi başıboş aylardır bitirilmeyi bekleyen kitaplar, bir türlü bitmeyen yazılar..
nasıl olur da kendine özen gösteren biri bunları unutur diyorum.. özenmek dediysem; aynasız, taraksız, haftalarca bir kazak ve pantolonla yapışık ikizler gibi bir arada geçen günler ve geceler, bir türlü toplanamayan dağınık yatakta uykusuz, huzursuz kıvrılıp yatan bir beden;
bir bahçıvanın çimleri biçtiği gibi üç dört ayda bir göğüs kılları, tüylü kulakları ve sayıları her geçen gün artan beyaz saç ve sakalları traşlanan bir ben;
nasıl oluyor da iki küçük kaktüsü her gün sulamayı unutmuyorum..
benimkisi öyle bir özen işte, kendi içimde siper kazıyorum düşmanlarıma karşı, yine de biliyorum ki kurtların istilasına uğrayacak bedenim..
fakat nafile.. milyarlarcasını ezecek gücüm kudretim de varken heyhat!
düşecek bir gün bu cephe..
zafer, çoğunlukla güçlünündür ama bu savaşta değil.. bu sonsuz virüs ordusu ne kadarını katlettiğine bakmıyor, ne kadar kayıpları olduğuna bakmıyor..
bu, bir şekilde onların hileli zaferi..
beni, güçlü olduğuma inandırıp su aramayan kaktüsleri sulamam gerektiğini hatırlatıyor, sonra da bir gün yorulacağımı, vücudumun iflas edeceği gerçeğini unutturuyor bana..
ne diyordu ; - carpe diem quam minimum credula postero..
tadını çıkar içinde bulunduğun anın, yarınlara güvenme.. günü yakala, seize the day !
ne güzel bir kandırmaca, ne hoş bir sarhoşluk hali, ama geçici..
*
nahoş sesleriyle virüsler koro halinde beynimde vızıldıyor;
bir yarının yok senin, o yarınlar bizim, diyor
yorulmaya programlısın.. güçlü olsan ne olur ?
everesti küresen ne olur ?
sonra dersin ;
bitmiyor kar, erimiyor.. eriyen sensin sen..
kaldırıp atarsın sonra elinden
küreği, kalemi..
bir çığ büyür içine alır seni
üstünü karlar kaplarken
*
ve sabırlı, yorulmak nedir bilmeyen kurtçuklar intikam için de gelmezler.. yani öyle görünürde şiddetli, amansız bir saldırı da olmaz.. sanki incitmek istemiyorlarmış gibi, yavaşça, yumuşak dokunuşlarla, okşarcasına bedenine yapışır bu sülükler, içten içe emerler, belki son nefesine kadar bir şey hissetmez, anlamazsın..
sonra da aynayı hatırlıyorum bugün, ve baktığım da anlıyorum çoktan kaybettiğim bir savaşın ortasında ellerimle kazdığım siperimde, bir ölü gibi uzandığımı solgun bedenimde..
işte yaklaşmakta düşman ordusu.. birazdan geçip giderler üstümden.. ama o da ne ? bir şeyler oluyor, başka bir şey var orada, bir hareketlilik karşı tarafta.. daha iyi görebilmek için siper aldığım henüz pörsümemiş bedenimden bir periskop gibi başımı uzatıyorum, bana doğru gelen, giderek büyüyen bir sis bulutu görüyorum..
neler oluyor, nedir bu sis? ardında ne var ?
bel fıtığı, sinsi kanser, siyatik.. hanginiz vuracak mezarıma kazmayı ilk ?
hem ben neden yatıyorum düşmesi kesin bir siperde ?
elimde tek desteğim bastonumla, kalemimle kalkıp doğruluyorum bedenimde
yaklaşmakta olan sis bulutuna doğru ayaklarımı sürüyerek ilerliyorum
sonra duruyoruz karşılıklı burun buruna mesafede..
içime girip yutmadan beni dumandan mezar,
ufak birkaç adımla içine dalıyorum, yani yazıyorum..
yine de dağılmıyor sis, iki adım ötesini göremiyorum, hem dağılsa ne olur ? görsem ne olur ? ne var bulutların ardında ?
güneş mi ?
parıldayan yıldızlar mı ?
beni bekleyen; menekşelerle sevişen yeşil tepeler mi ?
belki de aldattı beni yıldızım, çoktan sönmüş kara bir göktaşından başka bir şey değil..
yoksa duyduğum bu uğultular bakteri korosunun değil de;
acı düdük sesi mi sislerin içinden beni alıp götürecek kara bir trenin..
heyecanla sallıyorum kalemi gözüne sokar gibi sisin..
ama nafile.. dağılmıyor..
çorba gibi karışıyor,
ama boşuna.. tuzu eksik..
tek baharatı acı..
soğuk buharlar vuruyor yüzüme, karanlıkta kaybolmaktan daha elim, zavallı ve umutsuzca devam ediyorum sallamaya..
yazdıkça yazıyorum, ha gayret dağıt şu sisi.. çabala ! devam et pişmeye, birkaç nefes, birkaç satır daha..
biraz daha..
ve birden görünmeyen bir el kavrıyor kalemin ucunu, tutup kendine çekiyor.. direniyorum ben de, kendime çekiyorum..
bir o, bir ben çekiştirip duruyoruz ;
- bırak !
- asıl sen bırak !
- gözüme soktun kalemi !
- sen de az kalsın kör ediyordun beni !
- onsuz önümü göremem !
- ben de !
tüm gücünü son nefesine saklamış herkülün canhıraş gayretiyle asılıyorum kaleme,
o da bırakmıyor, çekiyor..
ayaklarım toprakta kayarken, sis bulutunun içinde bir çekiştirmedir gidiyor
tâ ki içimizden, ikimizden biri yoruluncaya kadar..
biri benim biliyorum,
diğeri kim ?
derken tükeniyor son gücüm, kayarak sisin öbür tarafına çekiliyorum..
şimdi beni çeken adamla yüz yüzeyim..
tutup kaldırıyor elimden, çok uğraştırdın beni çok.. diyor..
ve delik ömür torbasından saçılan bilyeleri bana geri veriyor..
**
y.a
Yorumlar
bir merhaba bırakmak istedim
sevgiler..
uzaktan..
gelen gelir/alan alır
****
zamanında al(a)mam dedin!
ne oldu?
niye şimdi tüm bu savaşların benimle o halde!