cellat
işte yine sabah oluyor..
güneş orada, ama çok uzakta..
bir zamanlar çocukken de beklerdim bu anı.. bazen bulutlu ve yoğun bir gökyüzü olur, onu göremezdim.. ama bulutların arasından sızan ışıkları tek tek yakalar, birbirine bağlardım..
şimdi ise gökyüzü bulutsuz, ve toprak sessiz..
buralarda bir fare var, kendini çok akıllı sanıyor, belki de öyledir, kimbilir.. peşine düşen aç bir kediyi oynattığına göre..
boş ve kırık dökük kasaların arasına kaçıyor, ama kedinin oralara burnunu sokmaya pek niyeti yok.. bu güzel.. açlığını başka şekilde de bastırabilir pekâla.. cebimde iki günlük azığım, gözüm gibi sakındığım kuru, sert bir ekmeğin yarısını ona atıyorum.. bir iki kokluyor ve beğenmiyor, farenin bir şekilde ortaya çıkmasını bekliyor; gebersin o zaman! diyorum içimden..
budala kedi, budala!
görürsün sen, sana o fareyi yedirmem!
insanlar uykularından fedakâr bu sabah.. meydan bu saatlerde insanlara, kedilere ve farelere bile alışık değildir.. soğuk bir çiğ yayılmış toprağın üstüne, evlerin sobalarında yanan her ne varsa köz olmuş çoktan, bacalar tütmeyi bırakmış..
şimdi gözümü güneşe diktim..
onu ilk ben karşılıyorum, elimde emektarım, baltama yaslanmış bir halde.. kolay mı? bir kış onunla odun toplamış, nasırlarımı büyütmüştüm.. öyleyse şimdi gün onun günüdür; yansın avuçlarımı yaralayan o kıymıklı odunlar, yeniden tütsün bacalar..
çünkü gün, benim günüm..
işte o geliyor..
saçları çıplak omuzlarına kızıl bir pelerin gibi dağılmış..
gözlerini yere dikmiş, güneşim bana geliyor..
o gözler ki derin birer kuyu.. ağzına kadar suyla dolu, dokunsan taşacak..
yutkunuyorum,
öyle heyecanlıyım ki, şu farenin yüz atımlık kalbiyim..
kalabalığın önünden geçiyor prensesim,
süzülüyor,
durgun suların beyaz kuğusu..
o geçerken önünde kimler eğilmiyor ki, haşmetli kral, yüce ve soylu lordlar, tahtına varis olarak büyüttüğü oğullar, dünyanın en güzel kızları, düşmanlarına aman vermeyen o korkusuz yiğit savaşçılar,
bir de ben,
oduncunuz..
ormanların savaşçısı, ağaçların sevgilisi, mezar kazıcısı..
hep bu anı bekledim,
hep seni bekledim leydim..
kalbim şimdi,
bin atımlık bir kedi, az kaldı, fırlayacak yerinden..
en son yanıma kadar gelip bana sırtını döndü ve kralın önünde diz çöktü, tülünü kaldırıp saçlarını topladı..
ah, leydim.. bu halinle sen, yaralı bir kuş gibi kanatlarının içinde ufalıp kaybolmuşsun..
konuşacak birşeylerim olmalıydı o an.. ama yok işte.. dilim ya tutulmuştu, ya da ağzımın içinde şişip kalmıştı..
hem olsa ne olur; hangi söz sana beni ifade edebilir..
sen bilmezsin ama, ben bu an için doğmuştum..
sıcaklığını başka ne zaman böylesine yakından hissedebilirdim..
ormanda yalnız kaldığım o soğuk kış gecelerinde, parlak yıldızların altında, kalbimin hararetinden az mı karlar eridi.. ne çare ki ben yaşlı bir kurttum, ve işte böyle yattığım yerleri belli ederdim..
ama sen bilmezsin,
seni ısıtanı.. o yaşlı oduncuyu..
belki ağlıyordum o an, ama belki de kimseler görmüyordu beni..
sonunda olan oldu leydim, kedinin ağzında gördüm benim fareyi.. içimden bunun eninde sonunda olacağını söylüyordum, ama yine de çok kızgındım..
bilmelisin ki kızgın bir adam, özünde üzgün bir adamdır..
ve açlıkta böyledir işte; kedi fareden hesap soruyor bugün, orman benden hesap soruyor..
varsın sorsunlar; tüm bunların sorumluluğu bana ait, ben herşeyi göğüslerim, hem umurumda bile değil artık bir kedinin dişlerinde olmam..
sana başka ne zaman böyle yakın olabilirdim bilmiyorum..
doğduğum günden beri tuttuğum nefesi salmıştım adeta..
gerindim, bacaklarım kıpırdandı, bir adımda sokuldum yanına
titrek ellerimle dokundum omuzlarına
ve ağaçlara haykırdığım aşkımı fısıldadım kulağına;
- leydim, şimdi lütfen başınızı biraz daha eğin..
**
y.a
güneş orada, ama çok uzakta..
bir zamanlar çocukken de beklerdim bu anı.. bazen bulutlu ve yoğun bir gökyüzü olur, onu göremezdim.. ama bulutların arasından sızan ışıkları tek tek yakalar, birbirine bağlardım..
şimdi ise gökyüzü bulutsuz, ve toprak sessiz..
buralarda bir fare var, kendini çok akıllı sanıyor, belki de öyledir, kimbilir.. peşine düşen aç bir kediyi oynattığına göre..
boş ve kırık dökük kasaların arasına kaçıyor, ama kedinin oralara burnunu sokmaya pek niyeti yok.. bu güzel.. açlığını başka şekilde de bastırabilir pekâla.. cebimde iki günlük azığım, gözüm gibi sakındığım kuru, sert bir ekmeğin yarısını ona atıyorum.. bir iki kokluyor ve beğenmiyor, farenin bir şekilde ortaya çıkmasını bekliyor; gebersin o zaman! diyorum içimden..
budala kedi, budala!
görürsün sen, sana o fareyi yedirmem!
insanlar uykularından fedakâr bu sabah.. meydan bu saatlerde insanlara, kedilere ve farelere bile alışık değildir.. soğuk bir çiğ yayılmış toprağın üstüne, evlerin sobalarında yanan her ne varsa köz olmuş çoktan, bacalar tütmeyi bırakmış..
şimdi gözümü güneşe diktim..
onu ilk ben karşılıyorum, elimde emektarım, baltama yaslanmış bir halde.. kolay mı? bir kış onunla odun toplamış, nasırlarımı büyütmüştüm.. öyleyse şimdi gün onun günüdür; yansın avuçlarımı yaralayan o kıymıklı odunlar, yeniden tütsün bacalar..
çünkü gün, benim günüm..
işte o geliyor..
saçları çıplak omuzlarına kızıl bir pelerin gibi dağılmış..
gözlerini yere dikmiş, güneşim bana geliyor..
o gözler ki derin birer kuyu.. ağzına kadar suyla dolu, dokunsan taşacak..
yutkunuyorum,
öyle heyecanlıyım ki, şu farenin yüz atımlık kalbiyim..
kalabalığın önünden geçiyor prensesim,
süzülüyor,
durgun suların beyaz kuğusu..
o geçerken önünde kimler eğilmiyor ki, haşmetli kral, yüce ve soylu lordlar, tahtına varis olarak büyüttüğü oğullar, dünyanın en güzel kızları, düşmanlarına aman vermeyen o korkusuz yiğit savaşçılar,
bir de ben,
oduncunuz..
ormanların savaşçısı, ağaçların sevgilisi, mezar kazıcısı..
hep bu anı bekledim,
hep seni bekledim leydim..
kalbim şimdi,
bin atımlık bir kedi, az kaldı, fırlayacak yerinden..
en son yanıma kadar gelip bana sırtını döndü ve kralın önünde diz çöktü, tülünü kaldırıp saçlarını topladı..
ah, leydim.. bu halinle sen, yaralı bir kuş gibi kanatlarının içinde ufalıp kaybolmuşsun..
konuşacak birşeylerim olmalıydı o an.. ama yok işte.. dilim ya tutulmuştu, ya da ağzımın içinde şişip kalmıştı..
hem olsa ne olur; hangi söz sana beni ifade edebilir..
sen bilmezsin ama, ben bu an için doğmuştum..
sıcaklığını başka ne zaman böylesine yakından hissedebilirdim..
ormanda yalnız kaldığım o soğuk kış gecelerinde, parlak yıldızların altında, kalbimin hararetinden az mı karlar eridi.. ne çare ki ben yaşlı bir kurttum, ve işte böyle yattığım yerleri belli ederdim..
ama sen bilmezsin,
seni ısıtanı.. o yaşlı oduncuyu..
belki ağlıyordum o an, ama belki de kimseler görmüyordu beni..
sonunda olan oldu leydim, kedinin ağzında gördüm benim fareyi.. içimden bunun eninde sonunda olacağını söylüyordum, ama yine de çok kızgındım..
bilmelisin ki kızgın bir adam, özünde üzgün bir adamdır..
ve açlıkta böyledir işte; kedi fareden hesap soruyor bugün, orman benden hesap soruyor..
varsın sorsunlar; tüm bunların sorumluluğu bana ait, ben herşeyi göğüslerim, hem umurumda bile değil artık bir kedinin dişlerinde olmam..
sana başka ne zaman böyle yakın olabilirdim bilmiyorum..
doğduğum günden beri tuttuğum nefesi salmıştım adeta..
gerindim, bacaklarım kıpırdandı, bir adımda sokuldum yanına
titrek ellerimle dokundum omuzlarına
ve ağaçlara haykırdığım aşkımı fısıldadım kulağına;
- leydim, şimdi lütfen başınızı biraz daha eğin..
**
y.a
Yorumlar