Kayıtlar

Mayıs, 2010 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

bilim

* bilim yolunda herşeyi kullanmak mübahtır.. elbette insan dışında.. bu, tıpkı inançlı ve inatçı bir fanatiğin davası uğruna herşeyi katletmeyi mübah görmesi gibi.. bir farkla, davasına kendi canını da dahil etmiştir.. farelerin, tavşanların, maymunların ve diğer türlerin fanuslarda geçen ölüm-yaşam savaşı, insanlığın refahı için.. böyle söylüyor bazı biliminsanları.. başka bir yolun olmadığını da sözlerine ekliyor.. oysa benim bildiğim bilim, asla kesin konuşmaz.. bir başka yol bulmadan, onu denemeden böyle sözler etmez.. ama hiç denemediler başka yollar aramayı.. kısa yoldan diğer canlılara dadandılar.. eğer ilerlemek için bir farenin kanına, bir maymunun beynine ihtiyacımız varsa, vardığımız yerde, bulunduğumuz o ileri gelişmişlik düzeyinde hangi yüzle dönüp geriye bakacağız.. yoksa pişkin bir ifadeyle bizi buralara kadar getiren fareleri saygıyla mı anacağız.. neden bizler de o fanuslarda bilim uğruna gönüllü yaşamayı göze alamıyoruz.. neden başka şeyler için canımızı seve seve ver...

korku

* "korkuyorum!" demek, şimdiye kadar kendimiz dahil herkese söylediğimiz en iyi yalanlardan birisi.. insan, eline bıçak, silah ve benzeri şeyler alabiliyorsa özünde korkmuyordur.. yaralamaya ve öldürmeye hazırdır bu haliyle.. korku, uzun zaman önce hafızamıza kazınmış sahte bir öğretiden başka ne olabilir ? bu sayede kendimizi savunmak için tetiğe basılır, ya da saldırmaktan başka çaresi olmadığında bilinç; üzerimizdeki hakimiyetine bir son verir ve alt katmanlarda hazır olda bekleyen beyin sapına geçici olarak boyun eğer.. ilginç olan, bu ilkel ve öncül beynin savunma ve saldırı konusunda tartışılmaz bir uzman oluşu.. öldürmen gerektiğine sen karar veremezsin.. karar verdiğini sanırsın ki seni buna ikna eden de zaten üst beyindir.. eğer bu olacaksa, ilkel beyin öldürmen için seni çoktan harekete geçirmiş olur.. bir robotsun işte, etten kemikten bir makinesin.. öyle bir haldir ki bu davranış içinde bulunan her tür, her canlı o an kendi ölümünü dahi göze aldığının farkında olm...

eski yeni

* kendimizi her zaman tüm canlıların en gelişmişi ve herşeyin yegane mucidi olarak görüşümüz aldatıcıdır.. ne yazık ki buna inanan da yine sadece bizleriz.. belki de bize yeni görünenin, kalay yemiş paslı bir teneke parıltısından başka bir şey olmadığını anımsamadığımız için böylesine iddialıyız.. sabit duramadığımız için sallanıyoruz ve buna ayakta kalma becerisi diyebiliyoruz.. ama bana kalırsa sarhoşluktur bunun adı.. bir baş dönmesidir.. bazen, olmamış şeyleri olmuş gibi göstermek, beynimizin, sonraki aşamalara esnemek için yaptığı bir ısınma hareketi olabilir.. bir çeşit alıştırma.. şu anki organlarımız yokken ve beyinden yoksun amfibik -bu haliyle bile daha gelişmiş- bir yaratık olarak varlığımızı sürdürürken, koşullar değiştikçe, kendi aramızda çevreye uyum sağlama yarışına girmiş olabiliriz.. bunun adı kısaca "hayatta kalma yarışı"ydı.. ve çeşitlilik kendisini burada göstermeye başladı.. kimimiz suda kalmayı tercih etti, kimimiz ise toprağı ve havayı.. bunların nedenl...

Notlar

* o, kaba hesaplar yapıyordu.. mesela kimseye verecek bir hesabı olmadığını söylerken, daha sonra aynı kişiye hayatının tüm seceresini dökebiliyordu.. topu topu bildiği iki şey vardı aslında; bildiği ve bilmediği.. yere, zamana ve duruma göre biliyormuş ya da bilmiyormuş gibi davranırdı.. ah, kaba hesaplar mı dedim, unutun onları, ince hesaplar gerektirir oysa tüm bu yaptıkları.. ve ne yaptığını da gayet iyi bilirdi.. bir kere, bir gece öncesinden oturup kırık dökük koltuğuna, başının üzerinden ıskartaya çıkan iki üç parmağıyla kalemini pervane gibi çevirir, ve kara kara bir düşünür gibi görünürdü o anlarda, o ızdırap saatlerinin çetelesini tuttuğu notlarda.. evet, yazardı, çizerdi.. yazardı ve çizerdi.. sonra da itinayla bir origami üzerinde çalışır gibi saatlerce buruşturduğu kağıtları hızla balkonundan aşağı sallardı.. ben, çöpten kağıtları toplamak, onları özenle açıp düzeltmek işinde ustaydım.. her kimin yazdığı her ne varsa, işte o bilinmezliğin merakıyla doluydum.. gözlerim bir ...

melek

* ateşin var mı ? dedi.. soyundum.. elinde sigara, öylece bakakaldı.. donuk parmaklarından çekip aldım sigarayı.. yaktım ve bir nefes çekip, dudaklarının arasına yerleştirdim.. ama o, bir heykel gibi, daha çok bir kazık gibi karşımda hareketsiz duruyordu.. terli bir balmumuydu, eriyordu.. sigaranın külü uzadıkça uzamıştı.. dumanı yönlendirecek tek bir nefes dahi çıkmıyordu adamdan.. ah siz erkekler ! dedim ve giyinip çıktım odadan.. gece yarısı olmasına rağmen, oldukça kalabalık bir caddeydi.. önünden geçerken sarhoşun teki şapkasını çıkarıp başıyla beni selamladı.. hoşuma gitmişti bu hareketi.. çantamdan sigarayı çıkarıp yanına yaklaştım ; ateşin var mı ? ** y.a

ayna

* uyanmıştım.. gerinerek açıldım.. yataktan çıkıp banyoya gittim aynaya baktım.. biliyordum, uyanmama neden olan şey aynaydı, gerinerek kalkışımın, ve buraya kadar gelişimin biricik nedeniydi.. yüzümü yıkadım karşısında, bir kez çarptım suyu.. ohh.. bir daha yapmalı bunu.. bir kez daha.. ayılmıştım.. sonra onu görmüştüm; kimsin sen ? tabii ya ! tanıdım seni.. dün sabah da buradaydın ? evet.. hadi öyleyse, birlikte çok iyi yaptığımız şeyleri yine yapalım.. olur.. dişlerimizi fırçaladık.. aynı renk havlularla kuruladık yüzümüzü, aynı anda taradık saçlarımızı.. işimiz bitmişti.. hazırdık artık, çıkmak üzereydik.. yarın yine burada olur musun ? dedi sen olursan eğer, neden olmasın.. öyleyse iyi bak kendine ! sen de ! aynada kalmıştı gözlerimiz, parmak izimiz.. ışığı kapatıp ayrıldım oradan.. içimi garip bir sinir kaplamıştı, kızgındım, ama iyi de, giden sensin, ona niye kızıyorsun.. bugün dışarı çıkmak yok demiştim kendime, bulabildiğim en eski kitabı bulup okumaya sondan başlamıştım.. bir...