Kapılar
*
kulaklarını dayamış beni dinliyorlar.. hissediyorum.. yaklaşıp, aniden açıveriyorum kapıları.. önce afallıyorlar, o malum dengeleri bozuluyor, düşmemek için yaslandıkları eşikten destek alıyorlar.. sanki, beklenmeyen o davetsiz misafir benmişim gibi, gözlerini ve ağızlarını iri iri açarak, büyük bir şaşkınlıkla bana bakıyorlar..
“bu ne münasebetsizlik! sen de kimsin..!“ diyor karanlık gözler, o ardına kadar açılmış boş ağızlar..
“ tamam! önemli değil.. rahatsız ettiğim için üzgünüm..” diyerek, kapıları usulca yüzlerine kapıyorum..
*
zaten önemli şeyler de anlatmıyordum, ne duydular ve duyduklarından ne anladılar bilmem.. ama şu an en az ben de onlar kadar şaşkınım elbet..
bir süredir salonun orta yerindeyim.. masanın etrafında dolanıyor, sandalyeme ters oturuyorum, kalkıp bu sefer de masanın üstüne çıkıyorum.. ve ben hep şunu diyorum; "gözler kapalıyken en alçak yükseklikle, everestin zirvesindeki yükseklik hissi esasen aynıdır.. bir farkla; diğerine tırmanmak biraz zaman alır.."
ayaklarımın altında yığınla kitaplar, masanın tepesinde, zirvedeyim..
bu halde gözlerim kapalı, kendimi ve sessizliği dinliyorum.. ve sonra sessizliği, yeniden ahşaba sürtünen kulakların hışırtısı bozuyor.. ne kadar yapışırsan kapıya, o kadar iyi duyarsın.. duymadıklarını duyarsın..
beni dinliyorlar..
ve “güm!” uçurumdan aşağı atar gibi kendimi masadan atıyorum.. belki o sırada korkup kaçışmış olabilirler kapılardan..
“bir şey yok.. geçti..” diyorum fısıltıyla.. ama bunu duymamıştır onlar..
işte o zaman ağzımı kapıya dayayıp yeniden anlatmaya başlıyorum.. çünkü biliyorum ki başka hiçbir zaman beni böyle can kulağıyla dinlemezler..
bu yüzden aramızda olan tüm kapılara minnet duyuyorum..
**
y.a
kulaklarını dayamış beni dinliyorlar.. hissediyorum.. yaklaşıp, aniden açıveriyorum kapıları.. önce afallıyorlar, o malum dengeleri bozuluyor, düşmemek için yaslandıkları eşikten destek alıyorlar.. sanki, beklenmeyen o davetsiz misafir benmişim gibi, gözlerini ve ağızlarını iri iri açarak, büyük bir şaşkınlıkla bana bakıyorlar..
“bu ne münasebetsizlik! sen de kimsin..!“ diyor karanlık gözler, o ardına kadar açılmış boş ağızlar..
“ tamam! önemli değil.. rahatsız ettiğim için üzgünüm..” diyerek, kapıları usulca yüzlerine kapıyorum..
*
zaten önemli şeyler de anlatmıyordum, ne duydular ve duyduklarından ne anladılar bilmem.. ama şu an en az ben de onlar kadar şaşkınım elbet..
bir süredir salonun orta yerindeyim.. masanın etrafında dolanıyor, sandalyeme ters oturuyorum, kalkıp bu sefer de masanın üstüne çıkıyorum.. ve ben hep şunu diyorum; "gözler kapalıyken en alçak yükseklikle, everestin zirvesindeki yükseklik hissi esasen aynıdır.. bir farkla; diğerine tırmanmak biraz zaman alır.."
ayaklarımın altında yığınla kitaplar, masanın tepesinde, zirvedeyim..
bu halde gözlerim kapalı, kendimi ve sessizliği dinliyorum.. ve sonra sessizliği, yeniden ahşaba sürtünen kulakların hışırtısı bozuyor.. ne kadar yapışırsan kapıya, o kadar iyi duyarsın.. duymadıklarını duyarsın..
beni dinliyorlar..
ve “güm!” uçurumdan aşağı atar gibi kendimi masadan atıyorum.. belki o sırada korkup kaçışmış olabilirler kapılardan..
“bir şey yok.. geçti..” diyorum fısıltıyla.. ama bunu duymamıştır onlar..
işte o zaman ağzımı kapıya dayayıp yeniden anlatmaya başlıyorum.. çünkü biliyorum ki başka hiçbir zaman beni böyle can kulağıyla dinlemezler..
bu yüzden aramızda olan tüm kapılara minnet duyuyorum..
**
y.a
Yorumlar
ancak sen
Yeni çağın Dostoyevski'sin... Onun için de Gogol'u demişlerdir... Ama O Dostoyevski oldu...
Yüksel Hocam... bekliyoruz ;)
Bu yoruma katılmamak mümkün mü?
İşte bu adam:
O, benim düşdünyamın kahramanı...